nesibe rana, ekim 2020
Göğsünde avutsaydın
Uzanıp da öpseydin
Beni sevseydin sevseydin
Söylemesen de anlardım*
Kadınlar vücutlarındaki tüyleri temizliyorlarmış, liseye başladığımda yurttaki kızlardan öğreniyorum. “Ben ayda bir kuaförde aldırıyorum,” diyor Esra, “Acımıyor, alıştım artık.” Çok şaşırıyorum, bir yandan da utanıyorum, iğreniyorum kendimden, hiçbir şeyi bilmemekten.
Ben sadece televizyona çıkan kadınların tüyleri yok sanıyorum, çünkü annem öyle söylüyor sorduğumda. Kahvaltı yapıyoruz annemle, ben elimdeki ekmeği bölüp bölüp çayımın içine atıyorum, çay kaşığıyla üstlerine bastırıyorum, sonra tek tek ağzıma alıyorum. On yaşımın en sevdiğim kahvaltı oyunu.
Televizyonda bir kadın şarkı söylüyor; saçları upuzun, sapsarı, dümdüz. Boyu dizlerinin hemen üstünde biten yeşil, pırıltılı bir elbise giymiş. Kolları ve bacakları da ışıl ışıl, pürüzsüz, annemin kollarına ve bacaklarına hiç benzemiyor. Yasemin’in annesiyle beraber çeşit çeşit kıyafetler dikip giydirdikleri oyuncak bebeğine benziyor.
“Anne,” diyorum, “Kadının hiç kılı yok.” Gözlerini kısıp yüzünü buruşturuyor annem, “Televizyondaki kadınların kılı olmaz,” diyor. Gencecik sesi yorgun bir rüzgar gibi belli belirsiz esiyor kulağımdan içeri. Başka sorum yok, olmamalı, anlıyor çocuk merakım, kaçıyor zihnimin tıka basa dolu endişe odasına. Şişen ekmek kırıntılarıyla dolu soğumuş çayı bir dikişte yuvarlayıp, susuyorum.
Her zaman pantolon giyiyoruz annemle biz. Babam elbiseler alıyor, makyaj malzemeleri getiriyor; hiçbirisini beğenmiyor annem. Elbiseleri kesiyor, malzemeleri çöpe atıyor. Birkaç defa çöplerden geri alıyorum attığı rujları, dudaklarımı boyuyorum kırmızı, pembe. Çok kızıyor annem, gözlerinden yaşlar akıyor. “Neden?” diyor, ‘‘Neden doğdun ki sen!” Doğmak ne bilmiyorum, doğdum mu bilmiyorum, bunları neden bana soruyor bilmiyorum. Bu yüzden neden doğduğumun cevabını da hiçbir zaman veremiyorum. Ama dilimin arkasından şişkince bir ikinci dil daha çıkıyor veremediğim cevapları tutan, yutkunamıyorum.
Bir bayram günü babam bana beyaz bir elbise giydiriyor, yürüdükçe uçuşan etekleri kat kat. Halam saçlarımı örüyor, babaannemle üzümlü kek yapıyoruz beraber. Eve döndüğümüzde annem banyoda saçlarımı kesiyor, “Hava çok sıcak, kışa uzar merak etme,” diyor. İkinci dilim yine şişiyor, günlerce yemek yiyemiyorum, ağlıyorum.
Lise birinci sınıf bitince yaz tatili için eve dönüyorum. Eylül’de beni yurda uğurlarken kapının arkasında bıraktığım annemin hissiz bakışları, aylar boyu hiç kıpırdamadan beklemiş gibi karşılıyor beni. Odama yönelince annem: “Odanda baban kalıyor artık, eşyalarını benim odama koy, salonda yatarsın,” diyor. Geçekteyse babam eve uğramıyor bile. Arada Esra’yla telefonlaşıyoruz, O, heyecanla “Bir çocukla tanıştım,” derken benim yanaklarım alev alıyor, kıpkırmızı oluyorum. Tatil bitince babam beni yurda götürüyor, harçlığımı veriyor, “Ben seni çok seviyorum.” diyor, ben de babamı çok seviyorum ama söylemiyorum, sarılıp öpüyorum yanağından.
Kasım ayında bir sabah babam geliyor yurda. “Anneni kaybettik kızım,” diyor. Beraberce çıkıyoruz yurttan, kaybetmenin ne olduğunu düşünüyorum. Babam, “Evi boşalttım hemen,“ diyor, “Kalamayız orada artık, üzülme tamam mı…” Cenazede halam anlatıyor annemin kendini astığını. Birkaç tanımadığım adam, hakkını helal ediyor anneme. Sonra onu derin bir çukura koyup yan yatırıyorlar, çukura bakıyorum gözümün ucuyla. Bu kadar küçük müydü annem diyorum. Sonunda imamla baş başa bırakıyoruz, tümsek olmuş toprağı. Birkaç gün babaannemde kalıyorum. Yurda döndüğümde bir mektup bekliyor beni annemden ilk ve son defa, zarfın üzerinde annemin adını görünce yeşil erik çekiyor canım, dişlerim kamaşıyor, ağzım sulanıyor.
”Dayanamıyorum,” diye başlıyor mektup. ”Susmaya, küsmeye, hayatımdan nefret etmeye dayanamıyorum. Bir çocuk doğurmuş olma gerçeğine, bana anne demene dayanamıyorum. Bu eve, bu hapishaneye, babanın erkekliğine, kendimin kadınlığına dayanamıyorum artık. Seni hiç emzirmediğim memeleri taşıyan bu beden, hiçbir zaman ruhumun vatanı olmadı. Kendi bedenine ait olmamak nedir, anlayabilir misin bunu? Zihnimin ve kalbimin asla kabul etmediği bir rahme düşmüş olmak senin, zorla babanın koynuna itilmek benim kaderimmiş. Hoşça kal!”
Ertesi hafta sonu Esra’yla kuaföre gidiyoruz, ağda yaptırıyorum bütün vücuduma, çok canım yanıyor. Saatlerce ağlıyorum ve yutkunamıyorum. Beyaz bir elbise seçiyoruz mağazada, giyinip aynada kendime bakarken kırmızı ruj sürüyorum dudaklarıma.
_____________________
*Nazan Öncel, Göç
