op.33: bi sinema, hillbilly elegy

umut kaygısız, mart 2021

Ağladıkça yükseldi duvarlar, temelli aşılmaz oldu. Kapısı olmayan bir yere gökten indirilmiş gibiydim ama üzerimde tavan yoktu. Altımda beton yerine toprak olsaydı şayet, kesinlikle kazardım onu. Ama yok, bulamadım. Oraya nasıl geldiğimi, neden oradan bir türlü ayrılamadığımı ve ilk defa ne zaman ağlamaya başladığımı. Hiçbirisinin cevabı bende değildi. Kendimden başkasına sorabilmek için de mutlaka konuşmam gerekiyordu. Ne yazık ki hiç mi hiç başaramadığım şeydi bu. 

O ise farklıydı benden. Aynı dünyaya ortak damarlardan kök salmış bambaşka iki insan gibiydik biz. Benim konuşamadığım onca şey, sanki onun ruhuna ilave edilmişti. Bir cümleyi anlaşılır biçimde karşısındakine sunmak yerine ona dikte edecek kadar kuvvetli bir silaha dönüştürüyordu ağzını açtığında. Dudakları hareket etmekle yetinmez, birbirlerinden uzaklaşırlardı her defasında. Ve o ne kadar bağırırsa bağırsın, farkında bile değildi sesinin ancak bir noktaya kadar ulaşabildiğinin. Duyan duyuyordu, duymayan ise o tekrar bağırıncaya kadar şanslıydı. Onu işitenlerin çığlıklar arasında yaşadığı mahkumiyet; bir cümle için hazıra konmayı mutluluk saymaya bile razıydı, kendini parçalara ayıran birisi karşısında. Yetmedi. Bağırmaya devam etti; duyan duydu, duymayan ise onu hep yok saydı. Sesiyle havada açtığı delik, kurbanını arayan serseri bir kurşun gibi yere düşene kadar kararsızlığını sürdürmüştü. Günün sonunda kimin öldüğünü öğrenmek için elbette birileri gelecekti oraya. Ancak geldiklerinde görmeyi umdukları ceset, sesi kısılmış bir kadın ile sağır olmuş bir çocuktan fazlası asla olmayacaktı.  

Doğumla başlar, yaşam hikayelerimiz. Hayata gözlerimizi açtığımız yer, belirli bir yaşa gelinceye kadar tüm dünyamız olur. Hayallerimizin o dünyanın sınırlarını ihlal etmeye başladığı gün ise artık büyümeye başlamışızdır. Çünkü hikaye, yalnızca girizgahtan oluşmaz. Hikayesini istediği yöne sürükleyecek olan yazar, yeni sınırları kendi zihninde belirler ve daima çalışarak ilerler. Seçme şansı olmadığına inanıp tüm başarısızlıklarını maddi imkansızlıklara yükleyenler için hayat, upuzun bir talihsizlikler serüveni olarak anlatılmayı bekleyen ibretlik bir hikaye gibi durur daima bir köşede. Oysa akıllı olan bilir, kaybedenlerin değil pes edenlerin hikayede yeri olmayacağını. Evet. Hayatta ve doğada bir  kazanan olması için kaybedenlere daima ihtiyaç vardır. Ama pes edenlere yer yoktur. O yüzden hayatımızı yenilgilerimize ve kayıplarımıza üzülerek değil, önümüzdeki yeni serüvenlere daha iyi hazırlanarak ve durmadan çalışarak geçirmeliyiz. Var olmanın başka formülü yoktur çünkü. Yalnızca güçlü olanlar ayakta kalır, kazananlar değil. 

Hayatın fakir kollarına sarılarak umut yerine umutsuzluk besleyen ama bir yandan da yaşamının köklerini ailesinde bulanların hikayesi: “ Hillybilly Elegy ” Daracık bir dünyada boyundan büyük özgürlüklere sahip olmak isteyip bunu bir türlü beceremeyen bir kadının, yaşam mücadelesini defalarca bırakıp sonra defalarca yeniden başlamaya çalışmasıyla sürüp giden bir dram. Bir yerden sonra umutsuzluklar içerisinde kendisine bulduğu en koyu dayanak noktası, onlara sevgisini sunmayı bir türlü beceremediği birbirinden güzel iki çocuğunun olduğunu fark etmesi bile kararsızlığını sona erdiremez. Ayağa kalktığı her an tekrar yere düşmeye meyilli, uyuşturucu bağımlısı bir kadının hayatının kısa bir özeti oluyor bu kararsızlık. Annelik mi yoksa hiçbir şeyi başaramayan, aciz biri olmak mı? Bu mücadelenin çocukluğundan başladığını ve hiç de normal olmayan annesi ve babasını hatırladığı her an, yeniden pes ediyor. Onu ayakta tutan iki çocuğun en büyüğü, çocukken erkek kardeşine sahip çıkamadığı için kendini eleştirebilecek kadar olgun bir kız. Ve kendisi de anne olduktan sonra annesinin yaptığı hataların hiçbirisine düşmüyor. Ailenin sorumluluklarını omuzlarında taşımaya gönüllü, kendini feda etmiş, yalnızca bir amaç doğrultusunda kaybetmeyi göze alabilen birisi o. Diğer tarafta ise hikayenin asıl ve gizli kahramanı, en küçük çocuk duruyor. Aslında bu hikaye, anneden daha fazla oğlunun hikayesi. 

Küçükken kurtuluşu isyan etmekte ve mutsuzlukta bulan çocuk, büyüdükçe hayatının doğal sınırları arasında sıkışıp kaldığını ve kaybedenler ailesinin bir ferdi olarak asla bir şeye sahip olamayacağını fark ediyor. Ve bunu fark etmesini sağlayan anneannesi sayesinde daha fazla sorumluluk alıp eskisinden çok daha fazla çalışarak tutunuyor hayata. Çünkü insan, ona biçilen kaderle yetinirse zengin bir ailede bile yetişse her zaman fakir kalır. Gerçek zenginlik ve kudret, sınırlarını kendi mücadele ve azminle çizebileceğin bir dünyaya ait olmaktan geçer. İşte çocuğun başarı öyküsüne uzanan meşakkatli yol, önce köklerini anlaması ile başlıyor ve sonra o kökleri elinin tersiyle itmek yerine sorumluluk alarak onlara sahip çıkması ile son buluyor.  

Anne rolündeki Amy Adams, dram kraliçesi olmaya devam ediyor. Karanlık rollerde kendini kaybettiğinden yakınan başarılı oyuncuyu “American Hustle” dışında sürekli ağlak bir yüzle görmeye devam ediyoruz. Bu tarz rollerin hakkını fazlasıyla veriyor ama sanırım daha farklı bir karakteri oynayamayacak kadar kanıksamış durumda, hezeyan sergileyen kadınları. Glenn Close, bence filmin en oturaklı oyuncusuydu. Kısa sekanslar arasına sıkışmış karakteri, bizlere dolu dolu yaşatıyor. Onu seyrederken hem anneye hem de kızına aynı anda ulaşabiliyorsunuz. Bir karakteri iki farklı zamanda yaşatan oyunculardan Gabriel Basso orta karar performans sergilese de çocuk kısmını dolduran Owen Asztalos, karakteri zihinlerimizde doğru oturtmamızı sağlayacak kadar başarılıydı. Son olarak filmin yönetmeni Ron Howard’a değinmek gerekirse “Cinderella Man” deki çizgisine benzer bir tarz koymuş ortaya diyebilirim. Öykünün yapısı, işlenişi ve siyah ile beyazın birbiriyle buluştuğu noktalar, filmi klasik bir dram olmaktan az da olsa kurtarmış. Ancak öykünün en değerli noktasının altını fazla bastırarak çizdiği birkaç kısmı abartılı buldum. Mesajı zaten vermişken ısrarla tekrar etmek, izleyicinin size ‘’Bravo’’ demeyeceği bir kusurdur bence. 

Sonuç olarak; Hillybilly Elegy, aslında bir başarı değil yolculuk hikayesi. Çünkü insan ne yapacağına karar vermek istiyorsa her şeyden önce geçmişiyle yüzleşmeye mecburdur.  Nereden geldiğini bilmeyen birisinin, nereye gideceğine dair en ufak bir fikri olamaz. Yolculuk dediğimiz şey, aslında tam da böyle bir şey değil midir zaten? Geçmiş ile gelecek arasına yerleştirdiğimiz, upuzun bir şimdiki zamana doymak bilmeyişimizdir aslında. Tadı damağınızda kalacak anlara hala dokunmadıysanız veya her gün yeniden varoluşumu kutlayabilirim, diyorsanız hiç vakit kaybetmeyin derim. İyi seyirler. 

Yorum bırakın