şehriban yaman, mart 2021
Kapandı kapı, içine doğru çekilen son adımımla. Ayrık yaşamların üstünde kesiştiği sıcak lastik kokusu, havanın tazeliğini bozuyordu. Koridora serilmiş halı, topuğundan kan çekiyor gibiydi insanların. Yürüdükçe çekildi kanım. Son damlasını da yitirmek üzereydim sanki. Beti benzi atmıştı ayaklarımın.
Ne zaman binsem otobüslere, hep böyle olurdu. Ne zaman otobüs desem bir şeyler geçerdi içimden. Gittikçe kısalırdı sol ayağım, derin bir sızı başlardı topal yerinden. Usulca sarıldım görünmeyen kollarla, oturduğum on dört numaralı koltuğa. Beni de götür, der gibi sallanıp duruyordu, telaşlı. Anlattım ona; durmak yürümekten daha az tehlikeli, kendinden ayrı biri değilse insan. Durmak, iyidir. Durmak. Durmak. Durmak, serinleten bir sonsuzlukta.
Gitmekle bitmezdi bu yollar. Aklından geçerdi, soluk borundan, bilmediğin yerlerini bilirlerdi senin. En son gelir de can evinde dururdu. Biz yollardan geçiyorduk, yük arabaları üstümüzden. Tenimize asfalt dökülmüş gibi. Tenimizde tekerlek izleri.
Gözlerimle dokundum yine o izlere, tek tek yokladım. Yirmi sene evvelki uzunluğu ve tükenmezliği duruyordu hala. Yan koltuktan bir çift göz dikilmişti, sırtımda titrek elimin son devinimine. Pos bıyıklarının altından kulaklarına doğru yayılan kıvrım, bir parça eti ablukaya alıyordu.
Sabahın, insanın içine işleyen bir uğultusu vardı bu saatlerinde. Yolundan mıdır rüzgarından mı? Belki ikisinin de iç içe geçerken çıkardığıydı. Ses, yirmi sene hiç eksilmedi kulaklarımdan. Her gece rüyamda dürttü beni. Her sabah yastığımın altından. Kuşlar gibi ötüp durdu penceremin pervazında. Ant içmiştim, tek kelime etmedim. Sonra ne olduysa kesildi kabuslarım. Sesler kesildi, bir bıçak ağrısı başladı topallığımda. Belli ki vakit gelmişti. Her insanın, terk ettiği şehirlere ve insanlara bir kez daha yolu düşerdi mutlaka. Her insan, geçmişi ile yüzleşeceği anı bilirdi. Bilmiştim, bellemiştim iyice. Nasılsa vakit tamam, nasılsa yol uzun, nasılsa otobüs hazır.
Her insan aynı yolu seçmezdi, her yol aynı yöne gitmezdi. Yollar ayrı yönlere gider gibiydi; insanlar ayrı. Peki bu çarpışıp duranlar kimdi?
Bir yol bu. Bizleri ötekilerden ayrı ama aynı kılan. Topraktan gelen her surette farkımız kayboluyordu. Ama sabitti, ayakkabımızın ucundaki ikinci el sıkıntılar. Bu yüzdendir, her şehrin girişinde bizi karşılayan aynı huzursuzluk. Aynı öfke, aynı korku, aynı telaş…
Yirmi sene evveldi, öylece çarpıp gitmiştim kapıyı. Gövdeme, çapı yetmezmiş gibi bu yerkürenin yarısını arafta bırakmıştım. Aynı şey olduğunu düşündüm, kalp göçünce. Ateşin ve suyun.
Aynı kuyuda biriken yağmur suları gibiyiz. Nerede bir çatlak bulsak oradan taşacağız. Sahi, akan su yolunu bulur muydu kayalar dururken önünde? Ateş dört başı mahmur, adımların devindiği yerde.
Adam, bıyıklarının yüreğini gölgelediği yerde uykuya dalmıştı. Uykunun kötülük üzerindeki tesirini gösterir gibi. Sessizlik geçiyordu yan yana duran koltukların arasından. Yine aynı şekilde irkilmiştim, omuzlarım deprem geçirir gibi sallanıyordu. Birazdan enkaza dönecektim. Sonra yeniden inşa edecektim kendimi, üstünde leke taşımayan düşüncelerden. Bu acayip yerkürede moleküllerine ayrılmıştı, kendini terk etmiş insan. Hangi taşın altını arayacaktı? Hangi tonuyla konuşacaktı sesin, kulakları kesik şehirde?
Otobüs, tekleyen kalbimin sesi eşliğinde varmıştı gara. Son durak demişlerdi nihayet. Garın mahmur bakışlarına renk verir gibiydi otobüs, ben soldukça. Dağılan yüzün emsallerini görmeye hazırlıyordu beni, aralıksız aldığım derin nefesler.
Ruhundaki tel örgüleri takip ettikçe bedeninin başladığı yere varıyordu insan. Pişmanlıklar bütünleştiriyordu bir yerde, küçük parçaları. Önümde duruyordu büyük resim. O garın kahve kusmuş bankında, yirmi yaşında, dünya çalkalarken onu içinde; eşikteki sırlarını tanımadığı bir adama açarken bulmuştum onu. Dolu içi, kırık bardağa taşıyordu; bomboş kalacaktı birazdan.
Soluğu genzine yapıştığı sırada kırık bardaktan su içecekti, kesilecekti dili kökünden. Ruhu o bankın üstünde kanlar içinde kıvranırken bedeni terk edecekti bu şehri. Ruhsuz ve sessiz olacaktı adı kesilen yerlerinin. O sıra göz göze geldik onunla, göz gözü bellemişti. Zamanın ömrüme pay ettiği pişmanlıktan sıyrılıp sarıldım kendime, kızıma sarılır gibi. Kanayan topal dizimi sarar gibi sardım. Şimdi yeniden veda edecektik bu şehre, kırkından sonra konuşmayı öğrenecektik ve kendimizi affetmeyi.
Şehrin kokusuna ayrı, asfalt zeminine ayrı, kuşlarına ayrı vedalar ettik. Hepsi nihayet hoşça kalmayı hak ediyordu.
El sallayan içime sabırlı olmayı öğütledim, kesik veda cümleleri arasından. Şimdi gitmemeliydim, sessizliğin hiyerarşisi henüz bozulmamıştı.
