op.40: bi sinema, rosemary’s baby

kerem nadir özcan, aralık 2020


Roman Polanski’nin en önemli filmlerinden biridir Rosemary’s Baby. Yönetmen; ana akımın seyirlik, gerilim, korku türünün olanaklarını, çekildiği yıl olan 1968’de kullansa da bize sadece iyi vakit geçirtmek, Hollywood korku sinemasının slasher filmleri gibi vaatler sunmaz sadece. Alt metniyle birçok şeyi söylemeye çalışan bir filmdir. Rosemary’s Baby, tam da çekildiği yıllarda yükselişte olan tüketim toplumuna göndermelerle doludur. En başta da hikayenin ana merkezini oluşturan şeytani tarikatlar, cemaatler ve din tabuları. Rosemary Woodhouse, Katolik bir ailede yetişmiştir. Bu durumun etkisiyle; tanrı, isa, din, papa ekseninde bir şekillenmeyle ailesinden aldığı kodların birleşimidir, yaşama bakışı ve seçimleri de bu yönde ilerlemiştir. Ancak kendi içinde artık değişim gösterdiğini, yan komşuları olan Castevetlerin evinde, mutfakta Bayan Minnie karakterine açıklar. Rosemary, geldiği geleneğin dışına çıkmak, sınıf atlamak isteğindedir. Aktör olan kocasıyla seçtikleri daire, yaşam biçiminin değişimi de bunun göstergesidir. Dilinden düşürmediği kocasının mesleği de bu detayı besler.

Filmin konusuna giriş yaparsak; Rosemary ile aktör kocası Guy, yeni evlerine taşınırlar. Bundan önce evde bir yaşlı kadın oturmaktadır ve hastanede koma geçirip ölmüştür. Rosemary, evi görmeye gittikleri gün, salonu gezerken burada yaşamış olan kadının notuyla karşılaşır: ‘’Artık daha fazla katılamayacağım’’

Bu kısa cümlenin doluluğunu düşündüğümüz zaman. Filmdeki yolculuğumuzun da nelerin üzerine kurulacağını sezeriz. Bu ölmüş yaşlı kadın, şeytani tarikatın üyelerindedir. Evdeki bitkiler de Rosemary’nin dikkatini çeker. Evi tanıtan adam, ileriki sahnelerde göreceğimiz Minnie Castevet’in bu bitkilerle ilgilendiğini, şifalı karışımlar yaptığından bahseder. Castevetler, çiftimizin yan komşularıdır. Minnie ve Roman, Castevet tarikatın üyelerindendir; Roman Castevet, lideridir. Tabii ki filmin başlarında ortasına hatta ileride değineceğim harika rüya sahnesine kadar biz, Protagonistin bakış açısıyla görürüz olayları, yani bilgilerde Rosemary’nin bildiği kadar verilir bize. Polanski’nin bunu tercih etmesinin sebebi, hikayenin gerçekçiliğini seyircinin hissetmesini sağlamak, kurgunun içine almaktır izleyenleri.

Filmin girişindeki jeneriğin üzerine düştüğü şehir görüntüsü, New York’tur. Film, Rosemary’nin ninnisi eşliğinde, olayın gerçekleşeceği binanın genel planıyla açılır. Woodhouse çiftinin taşınacağı binayı görürüz. Diğer bir sahne. Kesintisiz bir planla çekilmiş. Woodhouse çiftinin aile dostları, Hutch karakterinin evinin mutfağında başlar. Hutch, çiftin taşınacakları bina ve bölgede yaşanan korkunç olaylardan bahseder yemek boyunca. Kara Bramford olarak anılan bu yerde, yakın zamanda -1959’da- bodrumunda gazeteye sarılı çocuk cesedi bulunmuştur. Geçmiş tarihlerde de büyücülükle üne kavuşmuş Trence kız kardeşlerin deneysel yemeklerinden, birçok çocuğu, -kendi yeğenleri de dahil- pişirip yediklerinden, Adrian Marcato’nun 1890’da şeytan çağırdığından söz eder. Guy, oralı olmaz, bu tür olaylara inanmamaktadır. Rosemary ise biraz tedirgin olur.

Roman ve Minnie Castevet çifti, taşındıkları kötü şöhretli binada, yan komşularıdır genç çiftin. Bu iki ihtiyar, renkli kıyafetleri ve sosyalleşme istekli tutumlarıyla en başta Guy üzerine oynarlar. Akşam yemeği sahnesinde, yeni komşularıyla sohbetlerinde en fazla Guy’un aktör olmasıyla ilgili diyaloglar geçer. Bay Roman, Guy’un rol aldığı TV programından genç adamı fark ettiğini dillendirir, övgü dolu sözler söyler. Bayan Minnie enfes yemekler yapmıştır, özellikle pastadan Guy’a dilim dilim ikram eder. Rosemary’nin Katolik bir aileden geldiğini bildikleri için o kanaldan girmeye çalışırlar. Yani yaşlı çiftin amacı aslında özde bellidir, tarikata kazandırmak istemektedirler yeni komşularını. Şöyle bir durum vardır ki; Guy iyi bir balıktır, oltaya takılmak için idealdir. Sebebi ise mesleki hırsları ve kazanma şehvetidir. Rosemary ise eşiyle güzel bir hayat, çocuk sahibi olma hayallerinden başka iyilikten başka bir şey düşünmeyen genç bir kadındır. Dindar bir ailede yetişmesi de kendileri için talihsiz bir durumdur. Planlarına, tarikatın emelleri için hizmet ettirilebilecek hasletlere sahip değildir. Bu ilk sahneler, izleyicileri düşündüğümüzde, genç bir çiftin yerleşmesiyle başlayan olaylar; yeni komşularıyla tanışmaları, Guy’ın aktörlük meselesi konusuna yeni komşularının ilgili davranması gibi algılanabilir. Bu şekilde görürken Rosemary’nin hamilelikten sonra psikolojisinin yavaş yavaş kaybolduğunu, ilk zamanlardaki sağlığını gittikçe kaybettiğini algılayabiliriz. Bu şeytani tarikatın hiç var olmadığını, Rosemary’nin yaşlı komşuları Bayan Minnie’nin ileriki sahnelerde değineceğim bitkisel karışımlarla yaptığı tatlılarından ve içeceklerinden etkilendiğini ya da hamilelik sürecine girdikten sonra genç kadının sağlık problemlerinden, klastrofobik durumlardan kaynaklandığını düşünebiliriz.

Hatta şöyle ki; Bayan Minnie’nin bitkileri, altmışlardaki ucu bucağı kaçmış uyuşturucu kültürüne ve Hippie kültürüne de bir göndermedir. Castevetlerin rengarenk giysileri, Bay Roman’ın dünyanın her yerine gezdiğine dair diyalogları, yol, çiçek; hippie düşüncelerini de göze çarpmadan bize verir. Altmışlarda yükselen trend, karakterlere eklenmiştir. Bayan Minnie’nin yetiştirdiği bitkiler, LCD nin yaygın olduğu o yıllarda bize bazı işaretler sunar. Rosemary’nin gördüklerinin, triplerinin gerçek olup olmadığıyla ilgili sorgulamalar yaşarız. Özellikle rüya sahnesinde. Bu rüya sahnesi, filmin en önemli sahnelerinden biridir.

Guy etkisi altına almayı başaran Castevet çifti, Rosemary konusunda başarılı değildir. Bayan Minnie’nin zamansız ziyaretleri, kendisi de tarikatın üyesi olan başka bir komşusu Bayan McBurny ile birlikte yaptığı ani, samimi ziyaretler. Bayan Minnie’nin Rosemary’iye kolye hediyesi; ki bu kolye, filmin başlarında Castevetlerle birlikte yaşayan kimsesiz genç kızın boynundaydı. Bu genç kız, Rosemary ile çamaşırhanede tanışır. Castevet çiftinin kendisine sahip çıktığından, evlerine aldığından bahseder. Bu ilk sahnelerdeki zamansız ölüm, bize senaryo yapısına göre şunu gösterir: Bu durum, binanın uğursuzluğundan ya da kötü şöhretinden kaynaklanabilir, Castevetler bu kızı öldürmüş de olabilir, kız kendi de intihar notu bırakıp atlamış olabilir.

Filmin derinliğine indikçe seyirlik olarak merak uyandıran olayların öz olarak bize neler söylemek istediğini daha iyi görebiliyoruz. Rosemary ekseninde dönen olaylar ve karakterlerin müdahalelerini düşündüğümüzde. Din ve sekülerizm, toplum ve birey, kötülük ve iyilik, tanrı ve şeytan, sınıf ve ahlak gibi pek çok kavramın çatışmasını görüyoruz. Dinlerin birikimli ilerlediğini, Hrıstiyanlık veya başka dinlerin ritüelleriyle, şeytani bir tarikatın ritüellerinin birbirlerine ne kadar da benzediğini. Filmin yönetmeni aynı zamanda bir ateist olan Polanski’nin; bu olaylara bakışının Rosemary’nin şeytana, tarikat üyeleri tarafından sunulurken daha iyi görebiliyoruz.

Komşuları Minnie Castevet, Rosemary’i ziyaretlerinde, çiftin çocuk sahibi olmak istediğini öğrenir filmin ilk zamanlarında. Planlar da bunun üzerine kurulur. Rosemary’nin çocuk sahibi olamayacak biri olması; sıradan yaklaşımlarla onu bir tarikat üyesi yapmak, tarikata hizmet etmek için içlerine alacakları durum. Rosemary’nin şeytanın oğlunu dünyaya getirmesi aşamasına gelir. Kutsal ruh üçlemesi, burada form değiştirmiştir.

Guy, tarikatın üyesidir artık. Rol aldığı Tv programında başroldeki adam, kör olmuştur. Rol, kendisine verilir. Bu durum, Castevetlerin işidir. Guy da vefa borcunu ödemeli, karısını tarikata sunmalıdır. Filmin başından beri çocuk yapmak diyalogları geçse de romantik akşama kadar bu durum gerçekleşmez, Rosemary ve Guy arasında. Evlerine ilk taşındıkları günlerde sevişmelerini saymazsak.

Rosemary, yaşlı komşularından rahatsızdır temelde. Guy’ın onlarla yakınlaşmasını da kabul edemez içten içe. Bu ani ziyaretler, Castevetlerin dozunda olmayan yakınlaşmaları, moralini bozmaktadır kadının. Korkuları zamanla büyür.

Karı koca, şömine başında başlayan güzel anları yemekle taçlandırır. Yemek esnasında kapı çalınır, Rosemary’nin mimikleri yaşlı komşularının geldiğinin habercisidir, yüzü düşer genç kadının. Böyle önemli bir akşamda – çocuk yapmaya karar verdikleri bir akşamda – olmamalıdır bu durum. Guy, kapıyı açar. Gelen Minnie’dir, içeri davet eder. Ne de olsa aile dostları gibi görmektedir artık Guy, onları. Minnie içeri girmez, bir tatlı getirmiştir. Chocolate tatlısıdır bu.

Bu tatlıyı yerler, Rosemary hepsini yemez. Guy, ısrarcı olur yemesi için, yaşlı komşularına karşı tavrını sevmiyordur. Ne de olsa aktörlük kariyerine bağlantıları sayesinde Roman’ın büyük faydası olmuştur, gördüğümüz budur. Ancak diğer bir ihtimal; tarikat üyeliği kısmı, bu kurgusal akıştan bizi kopartır. Karısını tarikata sunacağı düşüncesini getirir önümüze, o yüzden tatlıyı yemesine ısrarcı olur. Bir diğer kurgu da şöyledir, Minnie’nin bitkisel karışmlı tatlısı, kafa yapıcıdır. Kafa yapıcısıysa o gece Guy’a niye bir şey olmaz, rüyaları niye yalnızca Rosemary görür? Guy da tatlının etkisiyle çılgınca, deliliğe yakın rüyalar görmüştür de yönetmen mi göstermez? Minnie’nin Guy’le işbirliği yaptığı bakış açısıyla düşündüğümüz de bu mümkündür.

Yemek akşamında chocolate tatlısını yedikten sonra odalarına giderken Rosemary’nin başı döner. Guy, yatak odalarına taşır eşini. Yatağa yatırır. Gözleri kapanmaktadır genç kadının. Guy, olanlardan memnun gibidir. Rosemary’nin gözleri kapanır. Halüsinatif rüyalar başlar. Bir teknede çıplaktır, birçok şık mayolu kadın ve takımlı adam vardır. Gemici bir siyahi vardır. Bu rüya sahnesiyle ilgili şunu söyleyebilirim; başlangıçta Rosemary’nin dünyasıyla ilgili belli başlı şeyleri sunmaktadır. En başta; kaygıları, sınıf atlama, korkuları, eşinin sunduğu hayatın daha üstlere çıkması tutkuları, yeni bir ev, hayat istekleri rüyanın ilk bölümlerine bağlanır. Lüks tekne ve başka hayatlar, aslında Rosemary’nin alt sınıftan çıplak gelmesi, her anlamda çıplak kalması, masumluğu, iyiliği dünyanın kötülüklerine savunmasızlığını sembolize eder. Bir mayo giydirilir aniden genç kadına, görünmez ellerle. Bu rüya sahnesinde Burjuva ahlakına, moda kültürüne, siyahi gemicinin gemiyi sürmesi, hepsi sağlam göndermelerle doludur. Basit bir hayal durumunu, sağlam mesajlarla doldurmuştur yönetmen. Kafası dönük adam da bunlardan biridir aslında, kocasının konuştuğu takım elbiseli adam. Gücün, yani kapitalizmin ta kendisidir.

Rosemary’nin şeytana sunulduğu sahneye gelirsek. O gece gerçekleşir her şey. Yarı uyanık yarı baygın vaziyette olan Rosemary, yaşlı komşuları Castevetlerin öncülüğünde diğer tarikat üyeleriyle birlikte ayinin ortasındadır. Kocası da vardır bu ayinde. Herkes çırılçıplaktır. Rosemary ortaya yatırılmış, tarikat lideri Roman Castevet’in öncülüğünde ayin başlar. Rosemary de çırılçıplaktır. Roman; kanlı fırçasıyla, sembolleri kadının bedenine oluşturur. Bu ritüel gerçekleşirken bazı şeyler şarttır, bu vücuda müdahale olayı bir çok inanışta ve kutsal olarak görülen ibadet şeklinde de vardır farklı coğrafyalarda. Bir parantez açarsak baştan beri söylediğim gibi yönetmen bu sahneyle ilgili de kesin böyle oldu, Rosemary kocası tarafından şeytana sunuldu, demez. Tarikat üyeleri toplandı, şeytani bir ayin yapıldı, demez. Bu; bizim gördüğümüz kadar, yani protagonistin gördüğü kadar arda görebiliriz. Yönetmen aradan çekilmiştir, yorumu seyirciye bırakmıştır. Rüya sahnesiyle, ayinin art arda gerçekleşmesi, sorularımızı daha fazla arttırır. Gerçekte gördüğümüz insanların, kalabalıkların, toplulukların ardındakini sorguladığımızda görünmeyenin ardındakini de görmeye başlayacağız. Yaşama devam ederken penceremizin dahilinde baktığımız, gerçek olarak gördüğümüz her şeyin başka formlarda olabileceğini. Aslında düşmanın uzakta olmadığını, kötülüğün yanı başımızda olduğunu da görmemizi sağlayacak önemli bir detaydır.

Ayin sahnesinde çıplak insanlarla dolu grupta. Guy, Minnie’nin arkasındadır. Bir diyalog geçer Guy’la Minnie arasında. Minnie, ‘’O tatlıyı yediyse hiçbir şey duyamaz. Ölü gibi. Şarkı söyle,’’ der. Bu diyalog, sahnenin gerçekliğini arttırır. Ancak muamma devam etmektedir. Hayal midir, gerçek midir? Rosemary’nin rüyası devam mı etmektedir, yoksa ayin gerçekten olmuş mudur? Rosemary, üzerinde kocasını görür ilk önce; ne de olsa yataktadırlar; sonra siyah dikenli elleriyle korkunç şeytan, Rosemary’ye sahip olur. Kadının, erkek egemen toplumda ne duruma düştüğünü, şeytanlaşan erkeğin kadını istediği gibi bir cinsel objeye çevirebileceği mesajı verilmek istenmiştir. Çevresi de buna çanak tutar; gelenekçi toplum, kadını düşürüp erkeği yüceltir.

Yaşadığı şey gerçekse, Rosemary’i şeytana sunulduğu sırada da hayaller görmektedir yediği tatlının etkisiyle. Papa karşısına gelir ve yüzüğünü öptürür. ‘’Bu rüya değil, gerçekten öyle.’’ diyaloğunu duyarız Papa’dan. Şöyle bir detay vermek istiyorum; aslında burada Polanski’nin dinlere bakış açısını görebiliriz. Bu bir author bakışıdır, seyirlik zevklerle bunu yapabilmesi ayrı bir güzellik. Din, şeytan, ritüeller; hepsinin tiyatral, boş inanışlar olduğunu, papanın ayine gelmesiyle seyirciye gösterir. Yani kilise ya da bir bina. Olayın gerçekleştiği bina ile ibadethane, gözünde aynıdır yönetmenin. Kilisede gerçekleşen ayinle şeytani ayinin bir farkı yoktur. Ateist olduğu için de bunların hepsinin boş inanışlar olduğunu söylemek istemektedir. Sahne, dönemine göre başarılıdır.

Hamilelikten sonra Rosemary’nin psikolojisi çöküşe geçer. Saçlarını kestirir, eskisi gibi değildir artık. Saldırganlaşır, akli dengesi bozulur. Bıçaklı saldırılara kalkışmaya kadar ulaşacaktır, ruhsal durumunun kötü gidişatı. Şeytana sunulma sahnesi, kırılma noktasıdır filmin. Rosemary, şeytanın oğlunu karnında taşımaktadır artık.

Filmin son sahnesinde ise yönetmen, hikayeyle ilgili berrak sonuçlar vermektedir bize. Tarikat toplanmıştır, bir parti verilmektedir. Rosemary, şeytanın oğlunu doğurmuştur. Kara bir beşiğin içindedir bebek. Birçok sorunun azaldığı bir sahnedir. Film boyunca karakterle şeytana hizmet etseler de abartılı, korkunç olarak verilmemiştir davranışları; yani arkalarına gizlendikleri maske, iyilik maskesidir. Altmışlar ya da günümüzde bu bir evrensel sorun. İyilik görüntüsü altında yapılan sinsi oyunlar, akıl almaz kötülükler. Kendi kişisel düşüncem; filmin harika toplumsal analizleri olduğu. Olaylar da aşırılıklara kaçılmadan verilmiştir. Rosemary’nin bebeğini gördüğündeki tepkisi dehşettir. Her şeye rağmen bebeğini dışlayamaz, annelik duygusunun önemi vurgulanır burada. Seyirci, bebeği göremez. Rosemary’nin film boyunca geçirdiği evrelere şahit olan seyirciye bebeğin görüntüsü verilmez, yalnızca baş karakterimiz görür. Son sahne, seyircinin hayal gücüne bırakılmıştır. Kötülüğün tohumları, iyiliğinin üzerinden atılmıştır.

Ira Levin’in romanından uyarlama olan filmin, Roman Polanski’nin Hollywood’ta çektiği ilk film olduğunu da ayrıntılara ekleyelim. Güzel, seyirlik, alt metni sağlam, derinlikli karakteriyle; enfes diyalog, olay örgüsü ve görüntüleriyle bir film izlemek istiyorsanız ‘Rosemary’s Baby’ filmini kesinlikle öneririm. Diğer taraftan Polanski’nin apartman üçlemesinin diğer iki filmi olan ‘Repulsion’ ve ‘The Tenant’ filmlerini de aynı zamanda.

Yorum bırakın