neslihan yalman, kasım 2020
21. yüzyıl, artık mantık ve netlik aramanın mümkün olmadığı karmakarışık bir çağdır. Fizikbilimci Michio Kaku’nun, insanların ‘’ileri teknolojinin’’ aksi istikametinde ‘‘yakın temas’’ istediklerini dile getirmesi bile gerçeği değiştirmez. Yerküre, milyarlarca yığınından meydana gelen, gereksiz bir çöp sepetine dönüşmüştür.
Bu anlamda, insan denilen varlığın da artık bilgisayarlarla, cep telefonlarıyla, yazılımla, internetle, yani elektronik olanla biçimlendirildiğini belirtmek abartılı kaçmaz. Dış ortamlar; sahte tebriklerle, gergin gülümsemelerle, tüketimlerle, düğünlerle, ödüllerle, cenazelerle aynı yerde dönüp durur. Bununla beraber; sağlık problemleri, ekonomik krizler, kendini ve çevreyi sürekli kandırarak günü kurtarma işleri de mevcuttur. İlginçtir ki, bunların biraz dışında kalanlar da oldukça bilinçsiz hareket ederler. Cahil ve saf görüldükleri üzere, işlevsiz bir iyi niyet içine de girebilmektedirler. İyi niyet bile sevgiyi bağımlılığa çevirerek çıldırtabilir.
Etraftaki gelişmelerin gerçekten farkında olan, onlara karşı mesafeli ve yabancılaşarak yaklaşan kişilerse; uyumsuz addedilip yalnızlıklarına çekilmektedirler. Değer yargıları, sıklıkla aksine doğru işlemeye başlamıştır. Ortalama durumlar, mucizevi gelişmeler biçiminde sunulmaktadır. İnsan, hayvanla robot arasında bir yerde sıkışıp kalmıştır. ‘Anglosakso’ adlı şiir kitabımda kadınlık için şu dizeleri yazdığımı belirtmek isterim:
kitonyenler peygamberinin
maymunla robot arasında
asası elinden zorla alınan gözyaşıdır
Görüldüğü üzere, çağımız artık tek bir şeyin sabitlenemediği bir alaşım içinde ilerlemektedir. Doğanın iç dengesiyle bulunamayan bu sabitlik, giderek daha da yitirilecektir. Nitekim, kimse öteki için ne iyi ne mükemmeldir. Herkes diğerine, diğeri de öbürüne göre eksiktir, yanlıdır, yanlıştır. Tekil bir değer yargısı geliştirmek -güzelliğe dair atıf yapsa bile- imkânsızdır. İnsan, -karşılaştıkları bağlamında- girdiği oyuna göre oynayandır. Bu nedenle teknik anlamda insanlığın tamamı hastadır. Zihinler, virüslüdür.
Bu hastalık, temelde üçe ayrılmaktadır:
Birinciler; kafalarını kötülüklere, çıkarlarına, rutin olanlara, yer kapmacalara kırmışlardır. Bu kategorideki kişiler, sürekli bir göz boyamayla, gösterişle, yağcılıkla, kimi yerde de despotlukla alanlarını muhafaza eder.
İkinciler; mutlak kötü olmasalar da defolu olanlardır. Sistemde debelenirler. Kimi noktada ona kapılır, kimi noktada da onun dışına çıkarlar. Kafaları hayli çelişkilidir. Bulundukları alanı terk edemeseler de içlerinde bir rahatsızlık hissederler. Ama bunlar da genelde birinci kategorinin bir alt koluna dahil edilebilirler.
Üçüncü kategoridekilerse; varoluşsal kıymetlerle bezenen, mümkün olduğunca cesur kalmaya çalışan insanlardan oluşur. Onlar, sistemin dışına çıkma çabalarını hakiki arızalarıyla gösteren, karizmatik insanlardır. Dümeni öncelikle kendilerine doğru kırmışlardır. Merkezdekilere göre daha özenlidirler; farkındalık eşikleri, entelektüel anlamda çok yüksektir. O sebeple çoğu özgündür, kendine özgüdür.
Tespit ettiğimiz üzere; herkes ağır hasta, hafif hasta, taşıyıcı vb. kategorileri dahilinde bir zihin karmaşası yaşamaktadır. Zaten günümüz hem bedenen (korona, kanser, alzheimer, şeker vd.) hem de ruhen (depresyon, panik atak, buhran, cinnet, rol yapmak vd.) sıkıştığımızı göstermektedir. Muhakkak, her konuda paniğe düşülen illet zamanlar tüketilmektedir. Bir musibet, bin tane güzelliği siler süpürür, onları yerin dibine dibine gömer. Saniyelik bir olay, gönderilen bir mesaj, yanlışlıkla yapılan bir beğeni her şeyi mahveder. Bundan ötürü, herkes gerilmektedir. Güven bitmiştir. Çevre dizaynına etki edecek en ufak bir tepki geldiğinde, kişi köpürür. Salyalar saçar. Orada, iyilik potansiyeli yüksek birinin bile içinden canavar çıkar. Her şey etiket, paylaşım, çerçeve, güç sevdası dahilinde şeklen bir görüntüyle ilerlemektedir. Hakikat yoksunluğu, gitgide artış göstermektedir. William S. Burroughs adlı yazarın da imlediği üzere, uygarlık dev bir orjiden ibarettir. Denetim, iktidar, yasa, kölelik, körleşme, alçalma, direnme, soysuzluk, mücadele, ikiyüzlülük, özgürlük, bağımlılık, her bir çelişki beraberlikle döllenmektedir.
Sanattan siyasete, gündelik ilişkilerden bilime, çeşitli ortalamaların hakimiyetlerini hissedersiniz. Bu ya kibirle ya saflıkla gerçekleşir. O hakimiyet, yüksek bir tepede ya da alçak bir zeminde at koşturmaktadır. Dolayısıyla üst sınıfla alt sınıf arasında bir farkın olmaması da bundan kaynaklanır. Biri Baudrillard’ın da imlediği üzere gereksiz tüketimin baş yardakçısı halinde ilerlemektedir. Diğeri o denli tüketemese de yardakçıya biat eder. Bunlar; birbirleriyle kavgalı, tutkulu, cinnet halinde bir ilişki içindedirler.
Dünyanın orta sınıfı da neyi, nasıl savunacağını şaşırmıştır. Geçici savunmaların yapay provalarını sahiplenirler. Örneğin; sokağa çıkmaya/yürüyüşe katılmaya korkan bir üniversite hocası, kıyasıya özgürlükten bahseder. Çünkü, önce memurdur. Memur da yerdir, günlüktür, koltuktur. Halkın önüne cesaretle atlayamayan kapalı kapıların sahte-atik insanları, birçok şeyi de aşağı çekerler. Bilindik jürilerin bilindik sanatçıları, özgün bir şeyler yaptıklarını zannederler. Oysa ötekinin bir hiza benzeridirler. Balondan da olsa insan hakları çığırtkanlığına girişirler. Patlamaları kolaydır. Haklara vurgu yapsalar da önce onlar insan harcarlar, oyuncudurlar. Baktığınızda; yüzlerindeki sahteliği, cümlelerindeki samimiyetsizliği, hareketlerindeki yersiz donukluğu yahut aşırılığı hissedersiniz.
Kimi çocuğunun fotoğraflarını gözümüze sokar, elinde başka güçlü eseri yoktur. Kimi, kocasına övgüler dizer. Kimi de yayınevine, galerisine, içinde bulunduğu sivil toplum örgütüne, kolektife vd… Çünkü taklittir, sınırları şaşırtmaz. Sistem, -hele Türkiye’de- daima genelin belirlediği bir tüketim döngüsü üstünden aşınır. Tatil, yurt içi-yurt dışı gezintiler, içki, eğlence, araba motoru, benzin fiyatı, market arabası, kafe çemberi ekseninde sıçan gibi dönenleri görürsünüz. Eylemde rastlayamadığınız her türlü aktifliğe; lafta, telefonda, internette denk gelirsiniz.
Orta sınıfın birbirlerine sulu sulu yapıştırdıkları toplu tebriklerin altında boğulursunuz. Sanal-reel etkinliklerde aşırı ve riya dolu sevgi gösterileri, sizleri tiksindirir. Keza, en ufak bir şey hoşlarına gitmeyince suratlarına vuran gerilişi anında fark edersiniz. Sürü insanlarıdırlar. Toplu halde çişe gidişleri gibi durumlar, bundan meydana gelir. Aslında kimsenin özgür iradesi yoktur. Yüzeysel iletişim, her yeri kaplamıştır. Bu insanları rahatlıkla ‘zihin problemleri yaşayanlar’ ve ‘içsel boşlukları olanlar’ şeklinde tanımlayabilirsiniz. Hatta bunlar, yukarıda bahsettiğimiz birinci kategorideki hastalık grubuna mensupturlar. Onları aslen sinik, çaresiz, makine duyarlılığında ve saçma ara formlar şeklinde görebilirsiniz. Amip misali bölünerek birbirlerine dönüşürler, birbirlerine hızla nüfuz ederler. Nitekim, birey başlamadan bitmiştir. Herkes büyüklü, küçüklü bir çiftliğin mandasıdır. İnsan inektir de denilebilir. Şaşırmam.
O noktada, artık kimin kimi nasıl değerlendireceğinin şirazesi de kaymıştır. Yüz yüze görüşmelerde belli kalıplar üstünden davranılırken arka planda ‘stalk’ adı verilen gizli takipler, dedikodu cellatlıkları gündemi belirler. Kimin ‘Google’ üstünde kim olduğunun analizleri yapılır. Öyle ki, geri planda kalınıp beklenilmeyen anda ortaya fırlamalar da görülür. Kişiler; çaresizliklerini, bulanıklıklarını, yapamadıkları ayarları sosyal medya platformlarına yaymaktadırlar. Burası, bir çeşit uyuşturucu etkisi yaratmaktadır.
Yapay zekâ bağlamında, bazı başlıklara da dikkatli bakmak mümkün olabilir. Aslında yapay zekâ dediğimiz kavram, çamaşır makinelerimizden su ısıtıcılarımıza, akıllı telefonlarımızdan ‘notebook’ bilgisayarlarımıza değin, gündelik anlamda da etrafımızda görülmektedir. Ses yapmayan mega elektrik süpürgesi, bozulan yiyecekleri sinyalle haber veren cesur buzdolabı da bu noktada bir yazılım neticesinde vücut bulmuştur. Günümüzde anahtar ifadelerden biri de ‘tasarım harikası’dır. Tasarım harikaları sürekli yenilenmekteyken, insan bu hıza yetişemez. Gerilir, heyecanlanır, yenik düşer. Hatta kimi insan modelleri; aynı soğukkanlılıkla, aynı kibarlık hastalıklarıyla, aynı rollerle, aynı iletilerle, aynı bağlantılarla ve aynı çevrelerle birer robota dönüşmüşlerdir bile. Sunulan kalıplar, kişileri şekle sokar. Filtreler ortaktır; pozlar, verilen demeçler, ortaya konulan tepkiler.
Bu çağın en büyük sorunsalı, gerçekten özgün birilerini bulabilmenin zorluğudur. İnsanlar arasında dereceler vardır. Hemen hemen çoğu kimse, orta derecede ayar yapar. Bu sebeple; önde düzgün görünen kimseler, arkada psikopattırlar, sorunludurlar, memnuniyetsizdirler, takıntılıdırlar. Esneyebilenlere, işlevsel tutkulara sahiplere mesafeli durulur. Oysa onlar, pür insana en yakın biçimde kalmışlardır. Bu kimseler, toplumun ve dünyanın özünü tüm boyutlarıyla kavrarlar. Disiplinlerarasıdırlar. Her yere mesafeli bir samimiyetleri vardır. Lakin, anlaşılamazlar. Sistem ciddi mahiyette kaliteli olan neyi görürse, onu kendi ortalamasına çekmeye çalışır ve kalabalıklarda eritir. Bundan mütevellit, gerçekten renkli, çok yönlü, varlığı etkileyici, derli toplu insanı bulabilmek zordur. Çarpılmak, büyülenmek, gizeme kapılmak misali düsturlar önemli olsalar da illüzyon, onların üstüne çarpıyı çekiverir.
Etraf hayli dağınıktır. Bir tarafta haklı görünen biri, diğer tarafta zayıftır. Bunların dengesini sağlayan çok az endemik kişilik vardır. İşte onlar, çevredeki gelişmelerin farkını keşfetmiş ve üst boyuta sıçramış özel canlılardır.
Yüzyılı belirleyen hayati mesele, teknolojidir. Bunun yayıldığı sürekli ortam ise internettir. İnternet, içimizdeki açıkları örtmenin tekrarıdır. O yüzden, aslında çoğu kimse sıkılgandır, tektiptir. Edebiyatçıysa, edebiyatın tektipidir. Politikacıysa politikanın tektipidir. Aile babasıysa, ailenin tektipidir. Bilim insanıysa, bilimin tektipidir. Kişiler, kendilerini alanlarının benzer yaratıkları haline getirirler. Zaten, vakur gibi görünürlük, uyuşturan neşe, yersiz öfke ve belli gruplaşmalar internetin işidir. Kandırıkçılığın türlüsü, burada boy gösterir. Dolayısıyla, dışarıdaki dünya bitmiştir. İçerisi, dışarısını var eder. Dışarısı, içeriyi paramparça hale getirir. Kendilerine göre mülayim kimseler de çevrenin, çağın gerisinde kalırlar. Bakış açıları geneldir, algıları oldukça düşüktür. Güzellikle de davransalar, karşılarındakini yorarlar. Kimse diğerini çekemez, çekmek istese de kaldıramaz.
Sonuç olarak; herkesin kancasını kör bir ideale demirlediği, gündelik koşturmalarda saatlerini heba ettiği, duyguların uç noktalarda saniyelik değiştiği, ölümün her yerde gezdiği sıkıntılı zamanları hatmederiz. Hiçbir şeyin tadı kalmadığı halde, aksine birçok şeyden tat alırcasına kontrolsüz bir enerjiyle çemberin içinde döner dururuz. Belki de insan, fareden gelmiştir; bunu, bir sanatçı olarak belirtiyorum: Kinaye… Kuyruk kopmuş, kaçacak yer daralmıştır.
