op.60: hiçliğin mitosları

çağla nalbantoğlu, ocak 2020

mutsuzluk mezbahalarını cennete çeviren

didaktik bir şiirdi göz kapakların

zamanın devrik cümlesi,

bitki örtüsünün vecde gelen iki damar patlağıydık

Dokunaklı bir var oluş hikayesinin okunmayan esamesi duyuluyor ormanın derinliklerinde. Elleri bağlı bir lanet senfonisinden yazıyorum sana bu satırları. İnsanoğlunun ortak dertlerine değinmeden, bilmeden ölüm yakar mı annelerin canını ya da münhal cenaze törenleri ne renk kokar bilmeden. Hiç bilmeden.

Önümdeki sis örtüsüne serptiğim birkaç varyasyon var ve biri bile sen değilsin. Yine de seninle çıkmak isterdim şu dik ve kıvrıntılı yokuşu. Ellerinin neminden yosunlaşırdı şelalenin taşları, suyun akış hızını yavaşlatırdı nefesin, susardı kırlangıçlar. Yolumuza çıkan biberiyelerden ve ökse otlarından  taç yapardım, kumral saçlarının yorgun dalgalarına. Yıllardır süre gelen bir alışkısın ve senden nasıl kurtulunur bilmiyor ellerim. Beynimde aynı şiddetle tekrar eden bir türküsün, odam kireç tutmuyor. Gözlerinsiz edemem bilirsin romantizmi beslemiyorum sana ya da bir kuş olsa mavilik derdi buna lirikalitesi. Zihnimi susturabildiğim nadir anlardan birinde yapılacak en iyi aktivitesin, hepsi bu. Kitap ve benzin koklamaktan farkın yok yahut özgürlüğü savunmaktan. Sen Pergolesi‘nin  provasıydın, bense kimselerin uğramadığı Katolik kilisesi. Köhne bir çekmeceye belirtili nesneler saklamışlığıma etekleri tebbahur eder dururdu, içi gecik rahibelerin.

Üşenilmiş bir dağ engebesinde vaaz verirdi tanıdığım tüm solucanlar. Tarihteki şöhret sahibi bir kasırgadan oda içlerine ve armut ağaçlarının dallarına gürlerdin. Tüm hezeyanın kendineydi, toprağın çocuklarını diri diri gömerdin gök mavisi bulutlara. Artık akmamaya and içmiş zamanlarda yürüyoruz, tenha patikalarda. Pembe panjurlu evimiz ya da şeker havuzunda kulaç atan çocuklarımız yok. Kılıçtan keskin ve camdan saydam bir kader  vagonunun daimi yolcularıyız sadece. Cumartesi akşamlarına dönüşen şu yıldızların acısına ortak olmak arzusu yanıyorken içimizde, hiçliğin mitoslarını inşa ederdim kederin terkisinde. İnsan denen dehşet darüşşifasının acil servislerinde yaldızlı peçetelere sarılı kelepçeler sunulurdu bileklerimize. Takıntılarımızı yatay bir düzleme yatırır matrisler düzerdik matem sabahlarına. Farklı boyutlara açılan bir lahzayı gözlerine iğnelemişti sanki Tanrı, her baktığında çarmıha gerilirdi kirpiklerim. Mutsuzluk mezbahalarını cennete çeviren didaktik bir şiirdi göz kapakların.  Zamanın devrik cümlesi, bitki örtüsünün vecde gelen iki damar patlağıydık.

Yorum bırakın