op.96: kül tablası yahut kırık şeyler

aynur ili, ekim 2021

Burası bekleyişlerden mürekkep bir masa, henüz bakmadım üzerine. Muhtemelen birkaç sarhoştan artakalan kül ve sigara yanığından ibaret. Ahşabı bozuk çoğunlukla. Üzerime yapışan ve kirli görünmeme neden olan ıslak külden daha ayıp geliyor, ahşabın bozuğu. Islanmak dediysem çok büyük sularda yüzmedim elbette. Birkaç damla gözyaşı, çokça gözyaşı umudu. Son zamanlarda üzerimde silgi tozları dolaştığı da oldu. Beyaz sayfalara kendinden bir şeyler karalayan bir adam; yazdı, sildi, yazdı, sildi. Karalanmaktan siyahlaşan tozlar silkeledi masanın üzerine, nasibimi aldım ben de. Kendi deyimiyle, üç harfli arkadaşının sürpriziyle karışık, ufak bir sigara kaçamağı yapmıştı. Dost diyecek oldum adına, sustum sonra.

Susmak, adetimdir zaten. Konuştukça küle ve dumana boğulan gırtlağımla, bundan daha iyisini yapamazdım. Arka planda çalan hırıltılı müziklerin fazlaca duygusal olmaya başladığı yahut gözlerimin sigara dumanından yaşarmasını hüzün zannettiğim bir gece yarısı… Az sonra mini deri eteğiyle gelecek, sarı saçlı bir kadın. Saçları hayli uzun. İnce zayıf parmakları arasında tuttuğu sigarasını camdan obruğa yerleştirmesini seyredeceğim önce. Gövdeme uzanan sıcaklıkla mayışmaya başlarken yeniden çekip alacak parmaklarının arasına sigarayı, aynı kararlı acelecilikle. Sigarayı, içine işlemeye başladığı o ilk yerden çekecek ciğerlerine. Çünkü insanlar yalnızca verdiği nefesi, soluğunu bıraktığı yerden alırken kararlıdır . Çünkü yalnızca bildiği sahilde dolaşırken korkmaz insan kaybolmaktan.

Kıvırcık saçlı, kendinden daha ufak boylu kız arkadaşına dönüp, çektiği milyonca aşk ıstırabından yalnızca bir tanesi için dert yanacak. Arkadaşlar, kötü günler için midir sahi? Arkadaşlar, her defasında sarpa saran çetrefilli hikayeleri dindirmek için midir? Kurtarıcı mı, ağlama duvarı mı, ne! Kıvırcık saçlı demek, uzun oluyor; K diyelim ona. K, ne diyeceğini bilemez halde saklanmak için bir köşe arıyor. Birazdan boşver o seni kaybettiğine üzülsün, diyip sarı saçlı arkadaşını kahkaha atarak dertlerini unutmaya ikna edecek nasılsa. Ya da ikna edeceğini zannedecek. Çünkü hepimiz sadece zannediyoruz.

Yüksek sesli konuşmalar duyuluyor. Herkes, sesin geldiği yöne çeviriyor başını. Camdan yapılmış hantal bedenimi çeviremiyorum. Yandan bakış atarak görmeye çalışıyorum kargaşanın sebebini. Acı çeken birine ait değil bu ses, daha çok sarhoş bir adamın sesi. Şişede durduğu gibi durmayıp bedende ete kemiğe bürünen o şekerli sıvıyı seyrediyorum uzaktan. Demek, suya karıştırılınca hiç suçu yok gibi beyaza bürünen o şey, insan kanına karışınca o kadar da beyaz olmuyormuş. Yarın sabah gözünü açınca hiçbir şey hatırlamayacak; bağırdıklarını, çağırdıklarını. Fakat ben unutmayacağım. Bir insanı bağırırken görmenin ne kadar korkunç olduğunu anlatamam. Ayaklarım olsa masanın altına kaçmam, an meselesiydi. Belki de tam kaçmaya yeltenirken camdan bedenimi kavramasıyla duvara çarpardı. Un ufak olurdum. Cam, on bine bölününce de hisseder miydi ağrıyı ve korkuyu, her bir parçasında çoğalarak ?

Sakinleştirilemeden dışarı çıkarılan siyah ceketli adamın kolundaki düğmeler, düşüp yuvarlanıyor bir başka masanın altına. Masada oturanlara ilişiyor gözüm. Hali vakti hayli yerinde bir adam, yanında sessizce sinmiş iyi giyimli bir kadın. Adam az sonra zihninin uyuşmaya başlayacağına dair umutla gülümseyerek müziğe dalmış, kadın mutlu görünüyor. Ellerinde, kalksak artık telaşı. Telaşını kimsenin fark etmediğini zannediyor, masanın altında durmadan ovuşturduğu elleri hayli terlemiş. Onu seyrettiğimden habersiz. Avuç içlerinin soğukluğu, camdan gövdemi dahi üşütüyor. Olduğum yerde çatlayarak dağılmaktan çok korkuyorum. Derken, sarı saçlı kadın yeniden sigarasını gövdeme yaslıyor, ısınmaya başlıyorum. Alev, sigaranın gövdesine doğru iyice ilerliyor. Sarı saçlı kadın, portföy çantasını ve telefonunu alıp sigarasını öylece bırakıp gidiyor. Dur dur sigaranı unuttun, diye sesleniyorum, duymuyor. Sigara biraz daha için için yandıktan sonra yara bere içindeki ahşap masaya düşüyor. Düştüğü yerde cürmü kadar yer yaktıktan sonra kaldırıp eliyle sıvazlıyor biri, masanın yanan yerini. Çok bir şey değil aslında; biraz iz, biraz kül.

Yeniden kalem defteriyle o adam beliriyor, hani şu silgi tozlarını üzerime silkeleyen. Sağ elinde metalik renkli, üzerinde kırmızı lacivert yıldızları olan hediye paketiyle gelip oturuyor tam karşıma. Sol kolunun altına iliştirdiği defteri ahşap masanın üzerine bırakıyor , paketi de onun üstüne. Saçlarını sol eliyle geriye tarıyor önce, sonra paketi açıyor acele etmeden. Paketten beyaz tüylü bir kurşun kalem çıkarıyor, incitmekten korkarcasına. Sahibini bulamamış bir hediye, diyorum içimden. Böylesi beyaz tüylü bir kalem olmak isterdim fakat bu kalem değil. Defterini açıyor, bir şeyler karalıyor tekrar. Bu defa beyaz tüylü kalemiyle.

Lacivert ceketinin iç cebine sıkıştırdığı silgiyi çıkarıp silmeye başlıyor sonrasında. Öylesi hırsla ve aceleyle siliyor ki eli çarpacak da düşeceğim diye yüreğim ağzıma geliyor. Yavaş ol, bana çarparsan düşerim, darmadağın olurum, diyorum; duymuyor. Zaten kimse duymuyor, camın ardına saklanan sesimi. Artık şom ağızlısın mı dersiniz yoksa aklına gelen başına gelmiş mi, bilmiyorum. Adamın alelacele sağa sola hareket eden eli, çarpıp düşürüyor beni. Başkası olsa yuvarlanır, ben darmadağın oluyorum. Gövdem on bin parça… Hayır, acı duymuyorum ama nedense kırılıyorum o kaleme. Zaten ancak gücümüzün yettiğine küseriz. Gücümüz yettiğince.

Adam, tüylü kalemi masada bırakıp çıkıyor; defterini kolunun altına sıkıştırarak yeniden. Devrilme sesime gelen başka bir adamın ayak seslerini duyuyorum, elinde süpürge takımı. Her bir parçamı dağıldığı yerden süpürüyor, kalem hala masanın üzerinde. Beyaz, tüylü, kurşun kalem… Cam, on bine bölünse de hissedermiş ağrıyı, her bir parçasında çoğalarak.

Yorum bırakın