op.110: allah’ın arka bahçesinden düşen güvercin

mustafa seyfi, kasım 2021


Küçükken, gökyüzünü Allah’ın arka bahçesi zannederdim. Nedenini anımsamıyorum. Zaten çocukluk anımsanmaz da içten içe hissedilirse çocukluktur. Öbür türlüsü hafıza denen lanetin bir oyunu. Ben de kimsenin anımsamadıklarını, anımsamak istemediklerini muhafaza eden hastalıklı bir hatıra bekçisiydim, bir emanetçi. Tozlu, yamalı, sahipsiz her türlü hatıranın emanetçisi.

Bir gün kanadı kırık bir güvercin düştü Allah’ın arka bahçesinden. Toprakta çırpınan beyaz kuşu avuçlarıma alıp gökyüzüne diktim gözlerimi ve dedim ki:

“Emanetin emanetimdir ey baba…”


Annemden gizli, kömürlükte saklamaya başladım güvercini. Karanlık ve kömür tozlarıyla simsiyah kömürlükte bembeyaz bir inci gibi parıldıyordu güvercin, tüyleri kömür isine batmış. Tıbbi kariyerimdeki ilk ve son pansumanı kanadına sarıp, eski bir minderin üzerine bıraktım onu. Günde üç öğün yediklerimden artırdıklarım ve anneme belli etmeden mutfaktan aşırdıklarımı da sayarsak, günde yedi vakit besledim. İbadette aşırıya kaçan sadık bir kul gibi, günde yedi vakit.


Biraz düzelip kana cana gelince, bahçemizdeki ağaçlara konan serçelerin ötüşlerine karşılık vermeye başladı, emanetim güvercin. Kâh kabarıp ayaklanarak kâh oturduğu yerden kederle söylenerek eşlik etti hep. Allah’tan yazın son günleriydi de kimsenin yolu, izbe kömürlüğe düşmüyordu. Emanetine hürmeti eksik etmeyen bir emanetçi mağrurluğuyla dolanıyordum ben de gün boyu. Çocukluk mesaimin saklambaçtan, ortada sıçandan, yerden yüksekten arta kalan zamanını hep güvercinle geçiriyordum.


Gün geçtikçe emanetim iyileşip serpiliyor, beyaz tüyleri kadife gibi parlamaya başlıyordu. Mahallenin kır sakallı imamı konuşurken duymuştum. “Allah’ın emanetlerine hakkı ile sahip çıkanlar, cennet ile ödüllendirilecektir,” demişti. Cennet de Allah’ın arka bahçesi, gökyüzüne yakın bir yerde olmalıydı. Zemini pamuk bulutlarla döşeli, sağı solu tavanı kör köşesi masmavi gök ile kaplı, günün her anı gündüz bir yer.


“O zaman kuşlar ve pilotlar sürekli cenneti mi görüyorlar,” deyip merakla gökyüzüne bakmıştı Patlak Göz Sülo, bu teorimi ilk duyduğunda. Teori sahibi olmanın özgüveni ile eklemiştim:

“Uçak yolcuları ve astronotlar da öyle.”

“Peki ama,” demişti Sülo, patlak gözlerini bulutlardan ayırmadan ve ayaklarını sarkıtarak oturduğumuz taş duvardan, “cennet öyle bir yerse kuşlar niye her seferinde dünyaya dönüyorlar?”

Belki cennette konacak elektrik teli, ağaç dalı, ev çatısı yoktur.”

“Senin güvercinin…”

Ayağımla ayağına vurdum:

“O benim emanetim!”

Sülo sızlayan ayağını tutarak devam etti:

“Tamam, tamam… Senin emanetinin kanadı kırıktı ya hani; madem cennet öyle güzel bir yer, niye kimse yardım etmedi iyileşmesi için?”


Hakkı vardı. Ne diye cennette kimse yardım etmemişti bu kanadı kırık garibe? Yine de Sülo’ya karşı teorimi savunmak için “Belki hastane yoktur cennette,” diye itiraz ettim, kaşlarımı çok bilmiş çattım.

Sülo gökyüzüne döndü yine:

“Hayvanlar hastaneye gitmez, veterinerler var. Hayvan doktoru.”

“Belki o yoktur işte cennette!” diye heyecanla araya girdim. “Sen hiç gökyüzünden kolu ayağı kırık inen pilot gördün mü?”

Görmedim,” dedi Sülo, sessizce. Zaferimi garantilediğimi hissederek gerindim. Ta ki Sülo:

Ama haberlerde gördüm, bazı uçaklar düşüyor hep,” diye ekleyene kadar.


Eve, çocuk bilincime ekilmiş kuşku tohumlarıyla döndüm. Yıllar sonra çiçek açacak, sonra çiçekle yetinmeyip ağaca dönüşecek kuşku tohumlarıydı bunlar. O ağacın gölgesine sığınarak kaçacaktım bir dünya dertten, o zamanlar haberim yoktu henüz.

Bir sabah gökyüzü gümüşlenmişti. Yaldızlı bir yağmur, sağanak halinde hücum etti yeryüzüne. Boyası mavi ahşap çerçeveli, macun kokan pencerenin ardından izliyordum çakmak taşı gibi parlayan gökyüzünü. Allah ağlıyor muydu acaba? Hele şu şimşek dedikleri neydi, babanın homurtusu mu? Annem iki dut ağacı arasına astığı ipteki çamaşırları toplamaya çıktı apar topar. Bahçenin yaz kurağı toprağında üç şey aynı anda göründü: Annem, yağmur ve kömürlüğün tahta kapısındaki boşluktan sıyrılan güvercin… Annem çığlık çığlığa eve doğru kaçarken, Allah’ın emaneti güvercin de korkuya kapıldı ve uzun zamandır kullanmadığı kanatlarını çırpmaya başladı.

Mahlukat dediğin hürriyet meyvesini bir defa tattı mı, karnı şişene kadar sofradan kalkmazmış. Benim emanetinki de o hesap. Sağalan kanadı boşluğun o eşsiz ihtişamıyla kavuşunca, kaptırdı kendini efsunlu rüzgâra. Önce bizim evin kırmızı kiremitli çatısına kondu, oradan da annemin şaşkın bakışları arasında yağmurun geldiği yere uçtu. Telaşla bahçeye fırladım. Annemin “Nasıl girdi o kuş kömürlüğe öyle?” sorusuna aldırış etmeden, dut ağacının çıkabildiğim en üst tepesine çıktım. Maksadım, emanetimi izlemekti gittiği yere kadar. Yağmur şiddetini artırmıştı, dalda yapraklarla beraber ıslanıyordum. Çamaşırlardan vazgeçen annem, yere inmediğimi görünce öfkeyle ağacı salladı. Bir dut gibi yumuşak düştüm toprağa. Üstümü başımı silkelerken ve aynı anda elinde terlikle peşimde koşturan annemden kaçarken de ufka baktım, ama emanetim güvercini göremedim.

Ertesi gün, çocuk bilincimdeki kuşku tohumlarının yanına yöresine serpiştirdiğim öfke tohumlarıyla yanında bittim Patlak Göz Sülo’nun. Gene aynı taş duvarın tepesine kurulmuştu. Olanı biteni anlattım. Patlak gözlerini yine göğe dikti ve ayaklarını sallayıp:

Zaten emanet değil miydi bu güvercin sana?”

“Evet,” diye mırıldandım, “ama daha tam iyileşmemişti.”

Uçmuş ama. Demek ki iyileşmiş.”

“Hayır iyileşmedi, uçarken aniden düşecek yine. Biliyorum.”

“O zaman da başkasının emaneti olur.”

İyi de ya yeni emanetçi benim gibi ilgilenmezse?”

Sülo gözlerini gökten ayırıp yeryüzüne, bana dikti:

“O zaman cennete gider.”


Anlamıyordu, anlamayacaktı. Bıkmıştım daha şimdiden. İleride çokça karşılaşacağım bilgiç zevzeklerin ilk örneğiydi Sülo; her soruya bir yanıtı, her doğruya bir itirazı vardı. Ne var ki teki bile işe yaramazdı bunların. Kırık kanadına kömür tozları sinmiş güvercinim, kaçıp gitmişti işte. Hem de Allah’ın arka bahçesi olan gökyüzünden gelen gözyaşları ve homurtular yüzünden olmuştu hepsi. Yerden aldığım taşı göğe fırlattım, döndü dolandı Sülo’nun kafasına çarptı taş. Yere düşüp salya sümük eve kaçtı Sülo. Bense çocuk bilincimdeki ilk çatlağa sızan korkuyla ve yasadışı ilk eylemimi gerçekleştirmiş olmanın telaşıyla koşar adım yollandım eve doğru.


Yaz bitti, kışın kardeşi sonbahar geldi. Günlerce yağmur yağdı, günlerce camın önünde geri gelir diye sabırla bekledim güvercini. Allah’ın bahçesi, yağmur yağdırmakla meşguldü. Emanetsiz bir emanetçi olmuştum. Cennet falan umurumda değildi, yeter ki kanadı kırık ak güvercinim dönsündü. Dönmedi.

Bir gün bizim bahçeye kanadı kırık bir güvercin düştü, Allah’ın bahçesinden. Emanetim bilip iyileştirdim, lakin terk edilmeyi de öğrendim. Çocuk bilincim tam göbeğinden çatlamıştı artık.





Yorum bırakın