op.123: usame yördem, nedenlere neden olan nedenler

“Yalnızlığı çileden çıkartacak kadar yalnızdım.”

Ahmet Erhan

 

Onlar gibi mi olacağım yoksa? Ötekilere benzeyip duran onlar gibi mi olacağım yoksa? Bunu düşünerek uyandım. Çabuk hareketlerle deftere şunları karaladım: Sevgili günlük, çok yalnızım.

Bir mesele var dedim ama mesele ne, onu bilemedim. Düşündüm, bir mesele olsa da üstüne iğrenip kalabileyim. Bulamadım. “Eskiciiiiiiağ,” dedi bir ses. Annem anlatadurdu yeniden. Okuldan almışlar vakti zamanında ya, amcası demiş ki: “Kocaman kızı nasıl okutursunuz?” Almışlar. Bir hayatı olmayan annem, karşımda ve halen hayatta.

“Annesiyle konuştukça delirmeyen var mı?” Bunu soruyorum kendime. Ben delirdim, buna inanıyorum. Üzgün bir şeye dönüştüm. İçimdeki kırık nesneler aşkına, yardım et bana ey dünya! Seslenince bir karşılığı olacak sandım niyeyse. Her soruya bir cevap, her yalnıza bir yalnız, her olana bir ölüm. Kaskatı kalmak hayatta, bu ya. Katlayıp içimi rafa kaldırdım.

Köpüren bir şey, içimde. Sımsıkı. Durmadan beni boğan. Sessiz bir çığlık. Sanki. Her şey istediğim gibi olmak zorundaymış da olmuyormuş gibi. Rahatsız ediyor. Vücudumda, yerini yadırgayan duygular. Ne diye? Sanki bir hayatı olmazmış gibi anneye çatmak ve bir şeylere dönüp durmak, durmadan. Hep aynı yere gelmek. O yerden gidememek. Bir adım daha atamamak. İlerleyememek. Hep orada kalmak. Sabit. Apansız. Onlar dediklerimizin anneleri gibi mi annem, bilmeden, öyle donup kalmak. Kaldım ben de. Gidecek başka yerim yokmuşçasına kaldım. Üç sigara içtim üst üste. Yazdım sonra. Başka bir meziyetim yokmuşçasına. Ne belalı, ne menem, ne illet bir şey yaşamak… Ağrıdım.

Tedirgin bir uzvu ne yapmalı? Sesim, hıçkırık dolu. Ağlayınca geçecekmiş gibi. O duygu. İnat dolu. Ağlasam da geçmez ama biliyorum niyeyse. Nereden bilir bir insan bunu? Bilmiyorum. Deneyimlediğim bir açıdan hatıra mı yoksa? Düşünüyorum. Duruyorum. Düşünüyorum. Duruyorum. Bulamıyorum. Bilmiyorum işte. Bir enkazı devralır gibi, acaba altında biri kaldı mı telaşı şimdi, çocukluğumu düşündükçe, bu evde. Yavan ve dört duvar. Çıplak hissetmek, bir anıya kitlenmek ve orada beklemek… (iyi ama neyi?) Bir telafisi mi olacak sanki? Beklemek… Annemin alnımdan öptüğü sabaha kadar böyle süren. Sonrası aynılık. İtelemek ve mecburiyet. Küçücük hayatlarımızda nasıl da büyükleniyoruz meğer ansıdım.

Sanki hiç evden çıkmamış gibi duygular, ilerledikçe geriye dönen, bir evsizlik, aidiyeti yok gibi hayatın, ama yine de içimde… Bir yerde var… Duyumsamanın da rengi var… Ama var. Koyu bir şey: Ne ola ki? İşe gitmekten, para kazanmaktan, harçlık vermekten ibaret babalık ve “Onların da böyleydi babası,” diyen bir ses. İşittim. Yalan söylemiyorum, gerçekten işittim. Bir şeyler pişirmek, yedirmek, içirmekten ibaret annelik ve onların annesi ve annem…

Ne yapıyorsunuz, içimdeki yarayı durmadan kanatmaktan, kırıldığım tüm yaşları yanlış yerlerinden kaynatmaktan başka? Bunu demek geçti içimden. Derin solumanın sakinlikle ilişiği yok. Çözümü yok, geride kalan olmanın. Ve giderek terk edilmeleri artırmanın. Çoğalmanın bir bakıma, ayrılık safında kalarak… Bırakarak orada… Yapayalnız… Sinirden ne yapar ki bir insan? Düşündüm, bulamadım. Sigara içmek? Küfretmek? Dünyaya karşı gelmek? Her şeyi inkâr etmek? Artan çözümsüzlüğe sebep bunlar. İyi o zaman ne?

Sessizdim. Elim, ayağım: Buz… Sessiz ve donuk çehrem. İçimden bir şey yapmak isteği alınmış sanki. İçimden bir şey yapma isteği gelmiyor: Ölmek bile. İçimden bir şey yap isteği, isteksizliğe dönüyor. Buradayım, halen hayatta, annemle, babamla ve ötekilerle. Onların da ötekileri olarak. Bir öteki olarak. Neyin ötekisi, bilmeden, ama bir öteki olarak… Bir kambura söylenince anlam kazanan “İki lafın belini doğrultalım.” sözüyle. Onun gibi bir söz, birine söyleyip de hadi doğrulalım deyip de hadi doğrulmak. Ha deyince doğrulamamak ama. Ne fena, ne gerzek bir şey. Sonra ağlak. Sonra yumruk. Sonra bilmek, bir şeyin olmayacağını. Her gün aynı kavgaları etmekten yorulmak. Aynı şeyleri konuşmaktan. Aynı şeyleri sürdürmekten. İtmekten zamanı ve hayatı. Nereye kadar? Çatlayacağım. Patlayacağım sıkıntıdan, kederden. Yok olacağım işte. “Bu defa, başka bir yerde yok olmayı dene,” diyecek bana hayat. Pişkin. Sorumlusu o değilmiş gibi bu sorumsuzluğun. İçine karıştığımız çaresizliğin, müsebbibi o değilmiş gibi. Duracağım. Aynadan yüzüme bakacağım. Hava iyiyse belki rüzgâr eser. Ağlamayacağım ama ağlamayacağım işte. Dünyanın düzenine, ufak hayatlarımıza, bu küçülen dünyamıza, bu hiçbir şey olmamışlığa karşı geleceğim. Belki de budur yaşamak, kim bilir… Bunu diyeceğim: belki de budur yaşamak.

Annem, konuşmaya gelmez tavırlarla dikilecek tepemde. Yemeğe bekleyecekler. Gitmeyeceğim. Kıvrılacağım, ölmüş gibi yapacağım. Hiç olmamış ve hep ölmüş gibi. Duracağım, “Bu mezar biraz büyük mü ne,” diyeceğim yatağımı kastederek. Artık nereme dolacağını kestiremediğim keder, beni öyle savunmasız yakalayacak ki. “İt oğlu,” diyeceğim. İt oğlu işte. Edebiyatın da belasını verecek biri, kalmanın da. Çözüm bulamamayı satacak, yine ve hep. Ötekiler. Onlar hep satarmış gibi gelecek bir şeyleri.

Hıncımı alacağım, sayarak, söverek. Bekleyerek. Ama en çok bekleyerek. Dışarı çıkıp yürüyeceğim upuzun. Yolların ucu gözükmeyecek. Belki kaybolacağım. Gülünç olacağım, anlamsız gözükeceğim başkalarının gözünde. Karışmayacağım aralarına. Beni anlamalarını beklemeyeceğim. Öylece çekip gitmeyeceğim. Duracağım. Çarpışacağım. Her şeye karşı geleceğim. Yok diyeceğim, kabul etmeyeceğim. Olmaz diyeceğim. İstemediğim şeyleri bana dikte edenlere karşı, dimdik ayakta duracağım. Ev gezmelerini azaltacağım sözgelimi, kendimi kalabalık omuzlardan indireceğim. Ayaklarım yere… Öyle sağlam basacak ki ayaklarım. Birileri ezilmiş olacak. Beni terk edenleri anacağım böylece. Birini aramak geçecek içimden. Aramayacağım. Yine burada duracağım. Bu sıkışmışlıkta. Anlamsızlıkta. Bu varoluşta.

Annemi üzmeyeceğim, babamın hadi kalk deyişini işiteceğim. Kıvrılacağım. Uyuyacağım. Bu defa yatağımda olacağım belki de. Yatınca geçer gibi gelecek. Sabahına bakacağım. Yine aynı olacak. Geçmeyecek nedense. İstemediklerimle sürdürmeyeceğim inadı sonra. Kopup atacağım ilişkileri. Ertelemeyeceğim gülmeleri. Eskicileri öldürmeli diyecek bir ses. Karşılık vermeyeceğim ben.

Uzadığı yerden keseceğim her şeyi. Burayı önemseyeceğim. Söz diyeceğim. Kendime söz vereceğim. Kendimi çukura itmeyeceğim. Düşmeyeceğim. Düşmeyeceğim işte. “Hayat,” diyeceğim bir bağırtıyla “buradayım işte hayat, sıkıysa gel de al canımı,” diyeceğim. Bekleyeceğim. Gelmeyecek ama. Hep aynı olacak. İteceğim gittiği yere kadar. Beni affet anne diyeceğim, beni mahvet baba diyeceğim. Beni kahret rabbim diyeceğim. Yok olup gideceğim. Ardımda bir şey bırakmadan yiteceğim. Ne hüzün ama! Alkışlar sonra. Ayakta alkışlar. Oturmalı alkışlar. Sevinçten ve hışımdan ve hınçtan ve öylece kalmaktan alkışlar. Uğultular başlatan alkışlar…

Beni arada yoklayıp duran krizlerden sağ çıkmaya çalışacağım, böyle düşündükçe. Sebepsiz şeylerin, bir tanımı yok. Sessizce geçmesini beklerken buluyorum kendimi. Ötesi olmuyor niyeyse. Buradayım halen ve hayatta. İyiyim diye tekrar edip duruyorum. Aslında iyi olmadığım görüyorum sonra. Ne kadar kötü olduğumu ayrımsıyorum. Bundan ki, bağırıyorum, kırıyorum, döküyorum. Ne diye? Hiç. Bir zehri içimden atacağımı sanıyorum. Atılmıyor. Ağlamalı mı yoksa diyen bir ses… Tıpkı annemin sesi. Ötekilerin anneleri, onların hepsinin bir annesi varmış gibi ve tüm anneler de ağlarmış gibi, kahvaltı masasında yahut bir bazlama pişirirken, arka odada yapayalnız ben. Ağlarım belki. İyi ama neden, ne olacak sebebim? Sorulunca ne diyeceğim?

Söze giren annemin ağarmış saç teli ile mutsuzluk arasındaki korelasyon sonra. Yaşlanmak, ölmek korkusuna karşı bir savunma. Giderek yaş almayı erteleme isteği…ah keşke olsa! Ama yok. Tarifsiz bir şey, bir tanımsızlık, içimde böğürtü. Kustukça çoğalan bir şey. İyi ama ne? Hepsini geride bırakmak arzusu. Sigaraların da çözemediği şeyler çünkü tüm bunlar. Sürtündükçe birbirine artan şeyler. Beni tüketen, bana bakan, bana öyle uzun uzun bakan, bana benden başkası yokmuş gibi bakan. Gibi hayat. Gibi bazen. Bırakıyorum hepsini. Bıraktım hepsini. Böyle tekrar edince oluyormuş gibi… Gibi… Gibi…

İyi olduğuma inandırdım kendimi. Soranlara iyiyim dedim, çok iyiyim ve fena değil demedim. Yalnızca iyiyim dedim. İyiydim. Öyle sanıyordum. Kandırmışım meğer. Herkesi ve kendimi. Ötekiler sorun değil de insanın kendine kanması… İnsanın kendini kandırması… Pek fena. Onların da kendini kandırdıkları bir şeyler vardır, diyen bir ses. Hak veren avurtlarımın şişkinliği ve uzuvlarım, benden apayrı bir yerde yeniden yeşillenmek isterler gibi. Bana başkasından geçme bu hüznün tarifi, tamamen olmasa da neredeyse bu. İyiyim.

Sıradan bir iyi olma hali, herkeslere inat ortaya çıkmış gibi bir anda yok oldu, yok oluyordu. Kötü olunuyordu böylece. Bir anda, küt gibi. Kötülük… Bana bak hayat, diye parmaklarını sallayan anne. Büyümenin, aslında bir şeyleri ayrımsamaya ve geride dönmeye yarayan halt. Boğazım sert. Düştüm düşeceğim.

Bir şeye tutunuyorum, ağlarken annem ve “Annendir, ne olacak,’’ diyen babamın sesine karşı. En iyi bildiği dilin ağlamak olduğu annemin sesi: “Bazen halen okuldaymışım da dersten beni çağırıp hiç götürmemişler gibi geliyor…”

Yorum bırakın