Her zaman yaptığım gibi, çabucak tekrarladım. Rutin denilebilir buna, ritüel ya da ribozom. Sağ üst köşeye gün ay yılı sırasıyla, ortayı hizalayacak şekilde saati. Altına da iki küçük final çizgisi.
Una luz en el silencio – sessizlikte bir ışık – çalıyor. Çayırlardaki kovuklarından bale yaparak çıkan kırk yaş üstü bekar hanımlar gibi hissediyorum. Elllerinde birer çivi, birer mürekkep şişesi. Üstlerinde bembeyaz tüllü dapdar elbiseler. Ritim, kendini hissettirmek istercesine değişiyor ve dökülüyor. Elbiselerin beyazı, mürekkep şişesinin içine. Kadınlar, ellerinde çivilerle. Bunun tam tersi, hiçbir hayalde yer almayacak kadar tarifsiz. Rastlantı. Şakayık çiçeklerinden çiviler dikiyorum, kendime ve kadınlara. Yeri ve zamanı olmayan rastlantısal çiviler. Birleştiriyorum dikiş yerlerinden. İpim bitiyor, iğne çıkıyor. Girdiği bütün deliklerden. İstifa ediyor ellerimden. İstifade ve istifra. Henüz bilmiyorum, ne demek.
Ritim, hissedilecek kadar hız kazanıyor. Işığım azalıyor, pillerini değiştirmeyi erteledim çünkü. Ertelediğim gibi son kırk iki alarmı. Çünkü sabahtan akşama kadar birçok detay ile adlandırıyorum kendimi. Kalemleri ve kupaları yan yana dizerek nasıl olduklarını soruyorum. Kupaları, terek adı verilen dolabın askılarına takıyor ve içlerinden birini kalemlik olması için eğitiyorum. Sanıyorum çünkü ve sayıyorum. Radyom bozuluyor. Hiç olmayı dileyecek kalemlerim var. Belki hiç değil de sekizdir. Hiç adet yerine sekiz adet kalem. Birinin başında kola şişesi var nedense.
Bilmemkimlerden ve bilmemnerelerden geçirerek çekiyorum içimi. Uzandığım yerden masamı seyrediyorum. Bu aralar beni hayata bağlayan tek şey, masa. Masa’m. Masamı izlemeye başladığımdan beri ilaçları kullanmayı bile bıraktım. Kelebek diyince rengarenk uçuş uçuş bir hayvan geliyor aklıma artık. İlaç dedim ya, işte onu dememeliydim. Masada yaşamanın bazı bedelleri ve öğretileri var. Yasaklı kelimeleri bilmeli ve söylememeliyim. Yasaklılardan ilki, ilaç. İlaç diyince kelebekler masamı terk ediyor. Gün içinde biri bir şekilde mutlaka ve sık sık soruyor:
” İlaçlarını içmeyi ihmal etmiyorsun değil mi? ”
İhmal mi…….. Belki istifade. İlaçların yokluğundan istifade ederek kelebekleri çağırıyorum masama. Simsiyah iri tombul kelebekler, kanatlarında kırmızı benekler olan kelebekler. Renk veriyorum kanatlarına. Sıcak renkler. Siyah ve kırmızı.
Kırmızı. Benek. Yuvarlak. Elma. Gözlük. İlaç.
Leke. Parmağımdaki. Tırnak çeperim ve etlerime bulaşmış olan.
Kan. Evet, hatırladım. Kan, bu. Diş etlerimden serçe parmağıma akan. Benek benek. Damla damla. Kuruyunca koyulaşıyor rengi, çitilemeden çıkmıyor asla. Çitilemek, yorucu. Telefonum çalıyor, ekranda bir görüntülü arama. Sevmediğim birinden tahminen. Önemsemiyorum. Televizyonda bir kadının boğazı sıkılıyor, benimse canım. Dünya üzerinde göğ’e bakmayı ihmal eden tüm kadınlar için bir mum dikiyorum avucuma. Kadınlar, mutsuz. Etekleri lekelendiği için. Dağ esintili deterjanlarla yıkanmış ve çitilenerek ipe asılmış çamaşırlar gibi olmak istiyorlar. Kendilerince bir savunma sanatı geliştiriyorlar, ellerinde çivilerle iplere dizilerek, böyle böyle öğreniyorlar, tanrıya başkaldırmayı.
İp. Çiti. Boğaz. Deterjan
İp. Çivi. Boğaz. Kan
+
————————————
İki öbek. İkisini iki ve dördüncü hizalarından ayırıyorum. 2 ve 4. 2/4. ½. Yarım. Yarım yamalak.
Birkaç harfi yerinden oynatmak, hayali bozuyor. Hayalim’i. Hep böyle oluyor.
Çitilendikçe temizleneceklerini sanıyor kadınlar. Çitilendikçe kanıyorlar. Dünyaya. İpte sallanan boğazları, kan ve kekik kokan genizleriyle bir, mandallanıyor. Çimde, tortulaşmış deterjan parçaları ve paslı çiviler. Boğazlarından sıkılıp kekiği ve kanı kuruyana dek ipte sallandırılan kadınlar. Geçiyorum yanlarından. Çayırlardan ve defterlerin sağ üst köşelerinden hoşlanmıyorum artık.
Bir görüntülü arama daha. Annem. Yeni ördüğü banyo takımını ve bluzdan yaptığı örgü çantayı gösteriyor. Televizyondaki adam, kadının boğazını sıkan elleriyle yeşil kemik çerçeveli gözlüğünü düzeltiyor. Gözleri pembe siyah ve hiç boyalı birkaç kadın, bir iki yetişkin erkek ve otizmli bir çocuk. Aynı salonda duruyor. Gözlüklerden, çayırlardan ve defterlerin sağ üst köşelerinden nefret ediyorum artık. Telefonu kapatıyor annem. Canım muz çekiyor. Mutfağa gidip içi peçeteleşmeye durmuş muzlardan birini alıp masama getiriyorum. Masa, ilahıdır tüm istifraların. İstifralarımdan rüyalarla uyanıyorum bugünlerde. Kusmayı estetik kıldıkları şu kelime kılıfına bakın! İstifra.
Kusmak, kusmaktır. Kan da kan. Diş etlerinden ya da boğazından akan sıvıya verdiğin ad. Hepsi bu. Hepsi kılıf. Hepsi ad. Adlara uymak, lekesiz olmak ve çayırlarlarda ve evlerde ve masalarda. Sıkışmak zorunda olmanın da bir adı var: İlaç. Yasaklı kelimeyi tekrarlıyorum. Soğuyor ve siliniyor gözlerimden. Renkler.
Göğsümdeki çiviler, çitilenip asılıyorlar iplere, kanlarıyla. Uzanıyorum öylece. Kelebekler, uçuşuyor başımda, son kez. Çarşafımda bir sıcak renk. Siyah derim üzerinde kırmızı benekler. Bilmiyor muydu sahi hiçbiriniz, kanımı emenin kelebekler olduğunu? Güç alacak bir kolum var mı, onu dahi hissetmiyorum. Masamın kenarında istiflenmiş ilaçlara bakıyor ama alamıyorum. Kırk üçüncü alarmım çalıyor. Saat, 01:40. İki küçük final çizgisi arıyorum aslında. Hatırlatma notum da gecikmiyor:
” İlaçlarını içmeyi ve çamaşırları asmayı unutma. ”
