op.152: nihat altun, jilet kesiği



Sıkı, alengirli ve kıskandıran bir kemik sıyıranım vardı. Bir ağzı kapalı, diğeri zehir zemberek keskin… Saman kâğıdını bırak, suyu kesecek çelikten yapılmıştı. Zamanla kopmaz bir uzvum olmuştu. Neredeyse onunla yatıp kalkacak raddeye gelmiştim. Kılıfsız bir halde taşıyordum belimde. O varsa yanımda, kan içen bir orduya kafa tutabilecek cesarette erişirdim.


Zaman kötü, sırtını dönme bahtsıza. Kedisi bile dost olmaz düşmanın, yar değil, derdi büyükler. Tavuğuna kış dediğim birileri ve bilindik herhangi bir düşmanım yoktu. Yaşım kemale ermemişti de belki ondan.


Bir gün yosunlu bir dere kenarında küçük kara balıkları izleyip dal yontarken suya tuttum onu. Yanlışlıkla yapmıştım fakat su ışımıştı birdenbire.


Bir yanılsama olmalı, dedim içimden, bu başka bir şey gül yüzlü bir su perisinin işareti…


Yok, dedi pürüzsüz bir ses ve ardından sedef kakmalı geyik boynuzundan sapını uzatarak, “Işıyan ben değilim, peri de değil. O, güneşten bir saç teli’.” Aldım suya tuttum onu, su paklansın diye.

“Su mu güneş mi?..”

“Su…”

“Benim bildiğim pirüpak olan su.”

“Evet, öyleydi bir zamanlar.”

“Şimdi ne oldu, suyu mu çıktı.”

“Hayır, kara çaldı insanlar.”

“Kirlendi, diyorsun yani.”

“Evet, çürüdü bile ayakları.”

“Peki, ya güneş?”

“Henüz ulaşamadılar onun altın otağına. Yoksa ateşle yakacaklardı onu da.”

“Güneşi ateşle mi yakacaklar? Çok saçma bir bakış açısı.”

Biraz da kızdım, rengimi belli etmeden. “Senin ağzın sözcük açmaz,” dedim. “Eğer uyduruyorsan acı biber sürerim ağzına.”


Küstü, kapattı çenesini, bir daha hiç konuşmadı.


Aradan bir zaman geçti, su yürüyünce eklemlerime tırlattım aşktan. Yârin yanağı çiçek açmayınca kesmeye karar verdim damarlarımı. Bu dünyanın hayhuyunu ne’deyim. Yaşama, galebe çalmaya ne gerek…


Gözlerimi yumup bastım kemik sıyıranı koluma. Hepten kör mü kör oldu. Sarı şist ile ağzını kılağıladım olmadı. Üzerindeki pas gözeneklerini yağladım, temizledim, gene tık yok. Ona bir kın diktim deriden. Üzerinde çam kozalağından fırlamışa küçük bir ağaç… Meğerse içimi okumuş. Yufka gönlü el vermemiş bana kesik atmaya. Usulca çürümeye bıraktı yüzyıllık ruhunu. Önce sırtındaki mekanizmayı tutan yayı attırdı, sonra emniyet cıvatasını sıyırttı bir güzel. Keşiş korusunun güney eteğinde bulut yuvası kartal kayalıklarının duldasına düşen yerde elimden kayıp düşünce dağıldı tüm iskeleti. Bir daha da dönmedi gür çalılıklar arasından.


Gene bir sonbahar tuttu meczup rüzgârım. Zaten yaşamımdaki bütün dipler ve zirveler, bu güz mevsiminde oluyor. Her ne hikmetse artık…


“Dünyanın şah damarını keseceğim,” dedim ve ekledim tüm öfkemle: “Yeter ulan, insanın insana, doğaya, kediye, köpeğe ettiği zulüm. Bekliyoruz ki sersem sepelek bir endişeyle, bir Tanrı hükmünü uygular belki. Ancak ses seda yok. Zorbaların inayetine bırakılmış yeryüzü.”


Sonra her bir parçası sel yataklarında kaybolup giden çakıl taşlarının altında kalan kemik sıyıranım geldi aklıma.


“Ah kemik sıyıran ah! Yanımda olaydın birkaç bahar daha. Beni kesmeye gönlün el vermedi biliyorum. Bari dünya küresini kesseydin yeşil bir yabani elmayı böler gibi, derisinden başlayıp parça pinçik etseydin,” diyerek serzenişte bulundum.


Ama yoktu. Saklanmışlardı bütün can kesiciler benden. Gittim, eğri büğrü bir duvarın toprak yüzünde asılı duran babamın tıraş çantasından bir kalıp jilet ç/aldım.

“Seninle dünyayı keseceğim,” dedim ciddiyetle.

“Ha ha ha! Sen mi ?” diye sordu gülerek. ”Harbiden tırlatmışsın, sen benimle anca kendini kesersin.”

Öfkeyle tükürdüm ağzına jiletin.

İsabetli söz söylemiş meğer. Gün batmadan, dediğinde haklı çıktı. Sekiz buçuk santim, on yedi dikişlik bir gedik açtığımda boğazımda, beni apar topar kaldırdılar revire.

Hekim, “Ölümün kıyısında durmuş jilet,” demiş.


Yazgımın bitimine çeyrek kala, sıyırmışım ölümü. Haberim yok, ayrıca kıymeti de yok. Ölüm meleğinin de treni tehirli gelince ertelenmiş gene. Taburcu olduktan sonra ota boka öfkelenince kollarımda sayısız çentikler açtım. Hiç kan tutmadı onu, midesine kramp girmedi arsız çeliğin. Kollarımı kıtır kıtır kesti, bana mısın demedi zalim oğlu zalim. Kör olmadı, ağzı kanlı bir kurt gibi pusuda bekledi. Kırılıp elimden sekene kadar hiç durmadı. Ben yaralı, o memnun…


Mevsimler art arda dizilip katar oldu, lokomotif kimini ağır aksak, zor bela kimini karga tulumba çekti götürdü. Köklerinden süt veren bir nevbahar bitkisinin dümdüz memeleri buğday sıcaklarını görünce nasıl kabuklaşıp dökülürse, kollarımdaki jilet kesikleri de tıpkı öyle oldu.


Anladım ki jilet zorbadan yana, kemik sıyıran iyiden. Şimdi devran böyle patasızca devridaim olurken bana ne kaldı?


Kollarımdaki jilet izleri beni bir cüzzamlıya çevirmiş, hemfikirim çevredekilerle, parmaklarımdaki cıgara yanıkları hakeza… Ama bunların hiçbiri değil benim meselem.


O ekşi dönemler geride kaldı. Ne bulmuşsam ki yaptığım o deliliklerden sanki. Oldu bitti sayıyorum.


İnsanlardan saklayıp durduğum nişaneleri, ne bir aslan dövmesi ne yılan ıslığı ne de nakil bir cümle kapatabilir artık. İşte, benim dış yaralarımın kısa ve sade tarihi. Hepsini kendim ettim.


Bir de boğum boğum iç yaralarım var. Bunları ben etmedim. Gariplik var bu işin bir yerinde, diyorum, fakat bulamıyorum. Kim bilir?


Hatırladıkça cıs diye dağlanıyor yüreğimin ucu. Ölü bir izmaritin cesedini taşımak da nedir? İntihar etmiş duygular, sarsak bir jiletin kesiğinde.


Dünyayı ne bir kurtlu elma ne de bir plastik top gibi kesebildim. Kendimi tutmuşum o jiletin salyalı ağzına, satır satır doğramışım. Oh, ne ala! Bütün iyi insanlar gibi yapamamışım. Düşünüyorum da kolayını bulmuşuz sanki. Aybeay rendeliyoruz kendimizi. Barışık değiliz bir tek biz ile.


Oysa dünya iman tahtamızda zulüm çeviriyor, dolap üstüne dolap… Bir fiske vurursam feleğin takma çenesine, yaşadım sayacağım kendimi. Ve bu kara çemberden zararsız bir deli geçti diyeceğim.










Yorum bırakın