Ne kadar çok derdimiz vardı, iliği çekilmiş dünyamızda. Halbuki şu etrafımızı çepeçevre saran duvarların çektiği kadar kimsecikler çekmemiştir. Uzun fırtınalar sonucu birkaç kanıya vardımsa da en ilgi çekici belki de şu olmuştur: Parkta oturmuş, ağaç gövdelerinde çalışan karıncaları izliyordum. Alnımdan yanaklarıma kayan terimle uyum içindeler. Şırıl şırıl sesler ilişiyor kulağıma. Soğuk bir suyla kendimi ferahlatmak. Böylesi küçük şeylerde saklıydı mutluluğum. Sanki bir çeşme var yakınlarda. Ne de iyi gelirdi şu yaz sıcağında. Bir de bakarım… Küçük finonun duvara karşı işemesi karşımda. O ne ahenktir öyle! Terim çimenleri serinletiyor. Bu hikayeden de gelmiş olabilir, duvarlara acımaya başlamak. Fino, nereden bilecek sanki duvara işediğini canım. Asıl mesele şu neyi istediğini bilemeyen insanın yaptığında. Bir orospuyla tartışır, duvara vurur. Birisinin hakaretine uğrar, duvara vurur. Haksız yere gururu incinir, duvara vurur. Anasına bacısına sövülür, duvara vurur. Çok bira içmiştir duvara işer falan fistan… Gözümüzle gördüğümüz, sadece duvarların sararıp solması ve tarihe ortaklık etmesiydi. Çünkü bir şeyin ırzına geçmek… Pardon daha nazik! Bir nesneyi bize iyi geldiği halde tahrip etmek, normal olarak karşılanan bir durum artık. Ve bu, doğamızın minik bir parçasıydı. Ne acayip şeydir, köpeklerin işediği yere bırakırız iç parçalarımızı. Sesleri çıkmayan, kokusu olmayan, gözle görülmeyen birtakım boktan parçalarımızı duvarlara yapıştırdıktan sonra umurumuzun o incecik yolundan geçmezler. Oysa kahpeliğin, fesatçılığın, şeytanlığın kanatları vardır. Ve bu yoldan uçarak geçerler. İçimize bıraktıkları pisliği biz de duvarlara boşaltırız. Böyle bir geri dönüşümle doğaya katkımızı sunarız değil mi? Yavşaklar sürüsü kemirmiştir ruhumuzu. Belki de kaybetmişizdir onu. Bundan ne yaptığımızı bilmiyoruzdur. Fakat “Ruhunuzu kaybettiğinizin farkına vardıysanız, hala kaybedecek bir ruhunuz var demektir.” Bir gün ortadan kalksa tüm duvarlar, geriye kaos düşkünü ölüm kalırdı. Bazen görürüz doğanın nazik dokunuşlarıyla onları şefkatle sarmaladığını. Hatta içlerinden çiçekler çıkarttığını. Novalis’in hep arayıp durduğu o mavi çiçekleri. Her insanın içinde de vardır belli başlı duvarlar. En bilineni ahlak duvarıydı bir zamanlar. Bozuk tabiatımız hiç de nazik davranmaz bunlara. Çünkü ben doğa ve hayvanlar kadar nazik bir şey bulamıyorum dünyada. Ama kimsenin bilmediği bir duvar vardır ki üzerinde çirkin bir adam sırıtarak orta parmağını uzatır. Sanki Rembrandt tarafından kusursuz biçimde işlenmiştir bu çirkin adam. Belki tanrıya bir başkaldırı belki de insanlığa… Oturup düşünürüz, bunun çıkarımını yapmak mümkün olmasa da. Kışkırtıcı bir tarafı da vardır ki o duvarı kırmak için can atarız. Yine de içimizde yaşatırız. Bu cevapsız nefretin içinde boğulup kalırız. Tükenmek, hepimizin ortak noktası. Ve insanoğlu ölüm duvarını yıkacağım sanma, boşuna çabalama.
op.166: furkan erşahin, bukowski’nin orta parmağı
