op.174: emrecan doğan, balkondaki adam




Sahne 1 – Başlangıç

Anlatıcı: Balkondaki adam, ne evin içine aittir ne de evin dışına, yani sokağa aittir. O, her iki tarafa da ait olamamış bir gariptir.

Sahne 2 – Mutfak

Ses: Yere basan düzensiz terlik sesleri. Çaydanlığın içinde su fokurduyor, artık kaynamış. Üzerinde demlik olduğundan ses boğuk çıkıyor.

Behçet: Kimse gelmeyeli uzun zaman oldu. Kahvaltımı da ettim, bugün hava serin gibi. Çaydanlığın kalanını balkonda içeyim.

Ses: Behçet, elindeki bardağı tezgaha bırakıp demliği ocakta ateşin üzerinde duran çaydanlığın üstünden alıp bardağını tutacak yerine kadar çayla doldurur.

Anlatıcı: Çay koyarken demi tutacak yerine kadar doldurmak bir sanattır. Çünkü o zaman suyu bardağa eklediğinizde göreceksiniz ki dem – su oranı mükemmeldir ya da mükemmele çok yakındır. Kıpkırmızı demli bir çay elde edersiniz, içmeye doyum olmaz.

Ses: Demliği ocağın yanmayan gözlerinden birine bırakıp bu kez çaydanlığı alıyor ve bardağın tutacak yerinin biraz üstünden başlayarak su eklemeye başlıyor. Bardakta dudak payı için yer bırakmadan kulpundan tutup balkona doğru yürümeye başlar. Bu sırada terliklerinin halıdan balkonun sert zeminine geçerken sesleri duyulur. Balkonda bir adım daha atar ve çay bardağını balkon kenarına yerleştirir. Kendini de sandalyesine bırakır. Terliklerini çıkararak sandalyenin önünde duran tabureye ayaklarını uzatır.

Sahne 3 – Balkon


Ortam Sesleri: Bir iki kere ”Anne,” diye bağıran bir kız çocuğunun sesi duyulur. Ardından kısa süreli bir kedi kavgasının sesi. Ardından sessizlik. Ara ara rüzgârın eserken çıkardığı uğultu sesi, kulaklarına gelmektedir.

Behçet: Oh be yahu, dünya varmış! Hava da serin. Yazın böyle serin havalar oldu mu, hele akşamüstleri, o havada çayımı alıp balkonda sandalyeme kurulunca işte o zaman anlıyorum, Sait Faik’in yaşamakta ne bulduğunu. Bu anlar da olmasa yaşamak beş para etmez.

Ses: Bir çocuk koşmaya başlar. Behçet, onu balkondan göremez ama birkaç saniye sonra topa vuruş sesleri gelir. Anlaşılan, çocuk top oynamaktadır. O sırada balkonun hemen altından ama Behçet’in de görebileceği bir noktadan bir delikanlıyla genç kız el ele tutuşarak geçip giderler. Behçet, çayından bir yudum alarak gülümser.

Behçet: Sokak da yine cıvıl cıvıl; nasıl olmasın, yazın böyle serinlik nasıl bulunsun. Ama yine kimse gelmedi.

(Birdenbire gülümsemesi kesiliverir.)

Behçet: Küçük kız, annesi gittiğinden beridir gelmiyor. Neymiş, ayakları tersine tersine gidiyormuş. Burası artık ona dar geliyormuş. Sen şuna, artık annem olmadığından etrafta yengem hakkında dolduracağım biri kalmadı, desene. O da gelip beni dolduruyordu çarklar dönüyordu işte, dedikodu olmayınca ayakların ters de gider, belin düz de döner.

(Müzik çalmaya başlar. Wagner – Nibelungen’in Yüzüğü’ nden bir parça çalmaktadır.)

Behçet: Oğlan zaten hayırsız. Her türlü gelmiyordu, yine gelmiyor. Hâlbuki büyük kız gelirdi ama artık o da gelmez oldu. Bana ”balkondaki adam” deyip duran da oydu zaten. Hiçbiriyle konuşmuyorum, hep balkonda oturuyorum diye. Evet, ben balkondaki adamım. Ne dışarıda, sokaktayım ne de içeride, evdeyim. İkisinin arasında, tam ortasındayım. Bir ben miyim bu ülkede balkondaki adam? Benim gibi nicesi vardır, sürekli balkonda oturan, ne sokağa çıkabilen ne de evde durabilen, nicesi.

Anlatıcı: Bu sırada evin karşısındaki evden neşeli bir grup dışarı çıkar. Bahçede kurulu masanın etrafına dizili sandalyelere oturan kadınlı erkekli bu insanlar, çay ve çayın yanında yenecek abur cubur getirmektedir.

Ses: Betona değen karışık ayak sesleri duyulmakta. Yer yer çocuk sesleri, onlara dikkatli olmalarını salık veren annelerinin sesleri işitilir. Masalar çekilir ve kimisi kaldırıldığında ses çıkarmazken bazısı da yere sürtünür.

Behçet: Heh, melankolimi dörde beşe katlayacak olanlar da geldi! Nereden verdim sanki şu kiraz ağacını. Eve bodrum gerek diye kaldırdık da Celallere verdik ağacı, ondan artan yeri de betonla kapladık da başımız göğe erdi. Bir ton çer çöp, kullanılmayan ne kadar eşya varsa orada duruyor. Arada bir de oranın ampulü, su borusu patlar. Uğraş dur ya da tamirci çağır o yapsın, yığınla para öde.

(Behçet Bey, hararetle öfkeli düşüncelerini aklından geçirirken balkonun kenarına koyduğu çaya uzanır. Höpürdeterek içer.)

Ses: Çay bardağını kaldırırken içindeki kaşıktan gelen şıngırtı ve içilirken höpürdetme sesi. Çay içildikten sonra dudakları şaplatma sesi ve çay bardağını aldığı yere koyarken tekrar bir şıngırtı.

Behçet: Oysa şu kiraz ağacı bizde dursaydı. Hanım varken birlikte yazın gölgesinde otururduk, hanım yokken de tek başıma otururdum. Çocuklar da gelmezse gelmesin. Şimdi ne yapıyorum? Kuru kuruya balkonda oturup çay içiyorum. Bari çocuklar olsa, onlar da yok.

(Derince bir nefes alıp verir.)

Behçet: Ne kimsenin geldiği var ne de gittiği. Balkondaki adam, yapayalnız. Ancak başıma bir kaza gelecek ya da her ay gittiğim onkoloji doktoru bana kötü bir haber verecek de o zaman beyefendiyle hanımefendiler buraya teşrif edecekler. Yoksa kodunsa bul!

Ses: Bardak, balkonun kenarından kaldırılır. Behçet, çayı kafasına diker.

Behçet: Amma da çabuk bitti. Şekerden, şekerden! Şekersiz içtiğimde aynı bardak elimde on beş dakika sürünüyor. Şeker koyunca başladığım gibi bitiriyorum. Yeniden koymak lâzım da, üşendim.

Ses: Behçet, ayağa kalkar. Terliklerini ayağına geçirir. Terliklerin balkon zeminine vuran iki adımlık sert sesleri duyulur ve adam halıya geçer. Terlik sesi yine vardır ama biraz daha toktur. Musluk açılır; bardak suya tutulup içinde kalan dem, lavaboya dökülür. Sertçe tezgaha bırakıp demliğe uzanır. Biraz önce yaptığı gibi bardağı tutacak yerine kadar çayla doldurup demliği ocağın yanmayan bir gözüne bırakıp çaydanlığı alır. Su ekler, sonra yanan göze tekrar çaydanlığı koyar. Üstüne de demlik. Ama gitmeden önce ocağı kapatır, vanayı da yana indirir. Yine halıya vuran tok terlik sesleri, balkona geçince sertleşir. Behçet, çayı balkonun kenarına bırakır ve bir şey hatırlar.

Behçet: Ha! Benim bir Kemal Tahir olacaktı okumaya, balkonda boş boş oturacağıma onu okuyayım diyeceğim ama yatak odasında kaldı. Balkondan yatak odasına gitmek de istemiyorum ki. Neyse.

Ses: Behçet, sıkıntıyla nefes alıp verir.

Anlatıcı: Tam oturacakken gözü evin solunda uzanan yokuşa takılır. Gözleri dolu dolu olur.

Behçet: Yokuşun başında oturan Hüseyin…

Ses: Behçet, kendini sandalyesine bırakıp terliklerini ayağından atar ve taburenin üstüne koyup rahatlar.

Behçet: Ne vardı ulan ölecek? Hem sen kimsin ki ölüyorsun? Ben varım kapı gibi, senin bir hanım gitmiş. Çoluk çocuk yanında. İpsiz sapsız takımı ama yanında. Kız da haftalık geliyor. Bize gelen giden yok. Hem de bırak haftalığı, senelik gelen giden yok. Hanım da gitti.

Hanım olsa beraber ”balkondaki insanlar” olurduk. Mis gibi. Serinlik de kısa sürdü sanki. Birden sıcak bastı beni. Çaydan herhalde.

Ses: Yine de çayı eline alır ve höpürdeterek içer.

Anlatıcı: Ancak kalbi çarpıntı yapmaktadır, bu yüzden kalbinin atışını kulaklarında duyar. Anlık gelen bir acıyla beraber gevşeyen parmaklarının arasından bardak kayarak yere düşer. Paramparça olur. Etrafa çayın koyu renkteki suyu dağılır.

Ses: Bardağın yere düşüp parçalanma sesi.

Anlatıcı: Bu sırada Behçet’in ailesini ve ağaçlı bahçesini kıskandığı Celâl, bardağın sesini duyar. Behçet, sağ elini sol göğsüne götürüp acı içinde kıvranarak yere düşmektedir. Celâl, bunu görür ve telaş yapar. Aralarında en az otuz yıllık komşuluk hakkı vardır. Seslenir.

Celal: Behçet, ne oluyorsun?

Anlatıcı: Ama balkonda yığılıp kalan adamdan ses çıkmaz. Sadece kesik kesik solumakta ve kalp krizi geçirmektedir. Celâl, ne olduğunu anlayamaz, sadece işlerin yolunda gitmediğini anlayarak ambulansı arar. Bir yandan da telaşla komşusuna seslenir.

(Celâl Bey’in Behçet Bey’e endişeli seslenişleri, giderek kısılarak uzaklaşır ve duyulmaz olur. Balkondaki adam, balkonda ölür. Radyo tiyatrosu biter.)







Yorum bırakın