op.188: şehriban yaman, kaybolan



Zarrab, tombul ellerini saatlerdir suyun altında tutmasına rağmen, üzerindeki kırmızı çiçekler bir türlü silinmemişti. Gittikçe tedirginliğinin yarattığı korkuya teslim olmaya başladığını hissediyordu. Her zaman yaptığı gibi ne zaman bir ümitsizlikle karşı karşıya kalsa çareyi duvarlara yumruklarını geçirerek ağlamakta buluyordu. Bu kez de öyle olmuştu. Artık daha fazla dayanamıyordu kafasındaki düşüncelerin ağırlığını hiç zevk alamadığı bir hayat uğruna taşımaya.


Geçen günler, hayatın yalnızca acımasız yönünü göstermiş, onu yalnızlıkla imtihan etmişti. Ağlayınca bile anımsayacağı kimse olmamıştı hiçbir zaman etrafında. Kahverengi gözlerinin günden güne karardığını biliyor, kendinde gördüğü umut ışığını gittikçe yitirdiğini fark ediyordu. 35 yaşına geldi ama sanki asırlardır yaşıyor gibi, yüzü ve omuzları tarihin silgisini taşıyorlardı üzerlerinde. Nereden geldiğini öğrenememişti asla. Bu yaşına kadar yaşamış olmasını, Tanrı’nın bir mucizesi ve merhameti olarak gördüğünden, dua etmekten asla vazgeçmemişti. Ne için dua ettiğini bilmeden belli belirsiz bir şeyler mırıldanıyor ve Tanrı’nın onun da dilinden anlayacağına sonsuz bir güven duyuyordu.


Her şeyi, aklının sınırlarının ötesinde bile olsa anlamaya çalışıyor, kendince bazı haklı gerekçeler bile buluyordu, bir tek şey dışında: “Durduramadığı gözyaşları


İnsanlar onunla dalga geçtiklerinde cevap vermek yerine ağlamıştı. Onu dövüp cebindeki son kuruşu da aldıklarında, onlarla mücadele edip kendini korumak yerine ağlamıştı. Üstelik bunu kendisinden çok daha küçük olanlar yapmıştı. Oysa ki mücadele etmek şu yana dursun, kaçmayı bile akıl edememişti. Sadece oturup tüm bu olanlara ağlamak gelmişti içinden. Ağlamanın fizyolojik olarak göze bazı zararları olsa da onun ruhunu boğulmaktan kurtarıyor gibiydi. Bunca sıvı içinde kalan ruhuna bir nebze de olsa nefes alması için bir alan yarattığına inanıyordu. Yanı sıra çaresizliğe karşı verilebilecek en iyi mücadele olarak bazen onu kabullenmek gerektiğine de inanıyordu.


İnandığı veya inanmadığı her şeyden çok yorulduğu zaman Zarrab, derin acılar içinde sayıkladığı rüyalar görürdü. Orada bile nereden geldiğine dair en ufak bir ipucuna rastlayamazdı.


Günlerdir odasından adımını atmamıştı dışarı. Mecbur kalmadığı müddetçe de çıkmamaya gayret gösteriyordu. Bu kez de mahallenin çocukları, kaldığı bodrum katının penceresinden taş atıyorlardı içeri. Deli deli, diye bağırıyor, hakaretler ediyorlardı ona. Oysa ki Zarrab deli değildi. Sadece çok ağlayan ve hiç kimsesi olmayan biriydi, o kadar. Delirdiğini düşündüğü zamanlar olmuyor değildi elbette. Özellikle de herkesin uyuduğu saatte dışarıya çıkıp çöp konteynırlarında yiyecek bir şey aradığında, birilerinin onu arkadan takip ettiğini düşünür, bazen onunla konuştuğunu bile duyar gibi olurdu. Ama ne zaman dönüp arkasına baksa kimseleri göremezdi. İşte o zamanlar yine ağlar ve artık yalnızlıktan delirmiş olduğunu düşünürdü. Bu yüzden ona deli dediklerinde o kadar da üzülmez ve ağlamaz olmuştu. Neticede akıllı olmaktan daha az can yakıyordu, deli olmak.


Herkesin uyuduğu ve sadece ay ışığının geceyi aydınlattığı bir gecede, açlıktan kazınan midesine dolduracak bir şeyler bulmak için dışarıya çıkmaya karar verdi. Günlerdir ağzına su dışında tek lokma girmemişti. Üstelik artık havalar soğumaya başlamıştı, kaldığı bodrum katının kırık pencerelerinden soğuk hava giriyordu içeri. Aç bir mide ve enerjisiz bir vücutla daha fazla dayanamayacağını anlayınca ölmeden önce yiyecek ya da üzerine giyecek bir şeyler bulmaya karar verdi. Sessizce doğruldu uzandığı yerden, açlıktan guruldayan midesine bir elini sertçe bastırarak ağır adımlarla dışarıya ilk adımını attı. Bu gece diğer gecelerden daha farklı bir tedirginlik ve korku vardı üzerinde. Ölümün soluğunu ensesinde hissediyor gibiydi garip bir şekilde. Kalbinin kulak tırmalayan sesini kısarak ara sıra arkasına hızlıca bakıyor, kimseyi göremeyince yola devam ediyordu. Dışarıda tekir kedi ve sahipsiz sokak köpekleri dışında in cin top oynuyordu. Saat, gecenin ilerleyen saatleriydi ve ilk gün ışıklarının çıkmasına henüz bir hayli zaman vardı. Ay ışığının yürüdüğü yönü aydınlatmasıyla birlikte adımlarını da hızlandırdığı için çöp konteynırlarına daha erken varmıştı. Önce bu dondurucu soğuğu üzerinden atabilmek için etrafta giyilebilecek bir şeyler var mı diye bakındı. Gözleri, ağzı hafif bir şekilde kapatılmış mavi çöp torbasına ilişti. Tam da tahmin ettiği gibi sol omzunda birkaç delik olsa da onu sıcak tutmaya yetecek eski bir yelek bulmuştu. Üzerine geçirir geçirmez, içindeki o çocuksu sevinci de bir tarafa bırakarak bu kez de yiyecek bir şeyler aramaya koyuldu. Nihayet öğlen saatlerinden kalma olduğu hafif ekşimiş tadından anlaşılan kenarı azıcık yenmiş bir burger buldu. Bir gecede ve ömründe aynı anda yaşadığı tek ikinci bayramıydı. İştahla ağzını açtığı sırada arkadan bir kahkaha sesi duydu. İrkilmesiyle beraber elindeki burgeri de aniden düşürdü. Dönüp arkasına hızla baktığında ise yine kimseyi göremedi. Tanrı’m bu bayram da mı gözyaşı dökeceğim, diye sitem ederken tekrar o korkunç kahkahayı kulağının dibinde duydu. Yine arkasına dönüp baktığında kimseyi göremeyeceğini düşünürken, ayaklarının ucundan hızla büyüyen bir karaltı fark etti. Dehşete kapıldığı sırada çığlık çığlığa bağırmayı geçirdi aklından. Karaltı onu duymuş gibi o koca tombul elleriyle, Zarrab bağırmadan ağzını kapattı ve diğer tombul eliyle de onu ayaklarının altına yatırarak iki eliyle birlikte boğazını sıkmaya başladı. Çaresiz çırpınan Zarrab, günün birinde ağlayarak değil de bayramı yaşadığı bir gecede son nefesini tüketeceğini aklının ucundan bile geçirmemişti. Bu, Tanrı’nın ona son lütfu ve cezası mıydı yoksa, cevabını alamadan soluksuz kalmıştı. Üzerinde tepinen iri cüsseli karaltı, nihayet, diye bağırıyordu. O korkunç kahkahaları eşliğinde ”Nihayet senden kurtuldum; aşağılık, zavallı herif,” diyerek gecenin sessizliğini bozuyordu. O da Zarrab’ın iri cüssesiyle mücadele etmekten yorulmuş bir vaziyette, ayaklarının dibine uzandı ve derin bir nefes aldı. Hayatı boyunca ilk kez ağlamadığını ve bir işe yaramış olduğunu fark etti. İlk kez ağlamak yerine kendisini koruyabilmiş ve hatta bu acımasız hayatın, insanlığın merhametine bırakılmış pençesinden kurtulabilmişti. Kendisini ilk kez bu kadar akıllı ve güçlü hissediyordu.


Ellerine baktığında çiçeğe benzeyen kırmızı lekelerin oluşmaya başladığı gördü. Anlaşılan o ki yine sevinci uzun sürmeyecekti. Her şeyin bir bedeli vardı bu hayatta, var olmakla beraber yok olmanın da. Ama yok olmanın getirdiği bedel, var olmanın bedellerinden sayıca daha azdı. Tek bir bedeli vardı: Ölümün üzerinde yeşeren kırmızı çiçekleri parmak uçlarının arasında saklayarak kor gibi yanan bu avuçları kendinle beraber sonsuzluğa taşımak. Zarrab, son kez umut ederek belki geçer diye önce yıkamaya çalıştı avuçlarını. Bir faydası olmadığını anladığı vakit, daha fazla mücadele etmenin anlamsız olduğunu da anladı. Sırtüstü uzandı, tekrar az önce kalktığı yere. Göğün, ay ışığını uğurladığı bu son dakikaları keyifle izlemeye karar verdi. Gün ışığıyla beraber o da aydınlığa karışacak ve bir daha da ortaya çıkmayacaktı. Bunları düşünürken gülmek istediyse de başaramadı ve gözlerinden yaşlar boşandı tekrar.

Yorum bırakın