op.193: usame yördem, ondurucu

“Unutulmuş gibiyim ben. Ve insan bir bakıma unutulmuş gibidir.
Bilmem ki, nasıl anlatılmalı. Yalnız bile değilim.”
(Edip Cansever)

Annesini kaybetmesinin üzerinden on gün geçmişti. İçinde bir boşluk büyüyordu. Zihnindeki bütün düşünceler yarılıyordu sanki çepeçevre. Ne yapacağını bilemiyordu. Babasına bakıyordu. Ne yapacağını bilememenin en büyük riski, her şeyi yapabilmeye aday olmaktı. Farkındaydı. Gözleriyle “Neye teşebbüs ediyoruz baba?” diye sorar gibi bakıyordu babasına. Babasının sessizliği, bir cevap olarak büyüyordu gözlerinde. Babası sustukça babasının ağzından “Yaşama…” diye bir cümle işitiyordu sanki. Soran yanları, hayatın eksik tarafından bakıyordu ona. Soruyordu yine, dayanamıyordu, tutamıyordu kendisini, ne yapsındı: “İyi de hangisine baba?” Duruyordu babası, hep duruyormuşçasına. Onca hayat arasından birisini seçmek ve onu kızına söylemek zorundaymışçasına duruyordu. O, bu durgunluktan şu anlamı çıkarıyordu: Babası ona “Ölülerimizin olduğu ama bizim ölemediğimiz yaşama,” demek istiyordu esasında ama söyleyemiyordu, ondan susuyordu.

Aslında yaşanacak olanları düşündüğünden sonraki ilk yazdı. Önceleri pencere dibinde oturup babasının poşet dolu elleriyle kapıda dikilmesini beklerlerdi annesiyle. Beyaz poşetlerin siyah poşetlerden sıyrılıp da en üstte duran babasının ellerine doğru koşmak, onun için pek güzide bir eylemdi nedense. Daha farklısı olabilir miydi, bilmiyordu. Mutluluk dedikleri şeyin, bu olduğuna inanıyordu.

Okulu terk etmişti. Arkadaşlarını da. Onu koridorda öpen oğlanı da. Yalnız yaşamak istemiyordu ama bu kadar kalabalığı da kafası almıyordu. Soranlara yaşını söylemiyor, annesiyle bir ömür sürmek istediğini belli eden göz hareketleri yapıyordu, sorulan bu sorular esnasında. Hayata inanan biri gibi gözükmeye zorluyordu çoğu zaman kendini. Mutlu değildi ancak bir şeylerin üstesinden gelebilirdi.

Şimdiyse başkaydı her şey. Başka olmuştu. Babasıyla bir başlarınaydılar. Bazı sabahlar okulu, çoğu akşamlarsa annesini özlüyordu. Bir şeye yarama hissinden uzaktı içi, zihni. Bulanıyordu. Bir suda buruşuyordu ruhu. Daralıyordu. On gün olmuştu ya, daha dün gibi geliyordu sanki ona. Önceleri ona “Annen uyuyor, henüz uyanmadı…” demişlerdi de inanmıştı. Babasına, “Ne kadar sürer bu uyku?” diye sormuştu. Babası, olduğundan – ortalama birkaç dakikadan – daha fazla susunca, işkillenmişti. İlk günler, annesini uyur sanıyor olduğundan, onu rahatsız etmemek için evin içinde gürültü çıkarmıyor, kahvaltısını yaptıktan sonra dışarı çıkıyordu. Kahvaltısını tek yapıyordu ve sabahları baş ucunda babasının “Çıktım ben, gelirim akşama…” diye yazdığı notlarını buluyordu. Telaşsızdı hayat yahut ona öyle geliyordu.

Sonraki günler, ilk günlerin önemsizliğinden sıyrılmıştı. Yatak odasının kapısını araladı. İçeride, halen annesinin uyuyor olduğunu düşünüyordu. Bu yüzden parmak uçlarında hareket ederek girdi içeri. Kapı kolunu ağır hareketlerle indirmişti, ağır hareketlerle hareketlenmişti. “Anne, anne, anne…” demek geçti içinden bir an. Annesi yoktu içeride. Annesinin, babasına “Kalk yerine yat Mithat!” deyişini sezdi, yüzü ısındı belli belirsiz. Gözleriyle içeriyi dolandı. Bir tarafı özenle toplanmış nevresimler vardı yatakta. Yatağın toplanmış tarafında bir pijama takımı duruyordu. Entari diyesi geliyordu bir an ama yok, duruyordu. Karıştırıyor olabilirdi, emin olamıyordu.

Odadan çıkıp salona geçti. Babasının gelmesini bekledi. Saatler, telaşını alevlendirdi. Nedensizce gözlerinin dolduğunu sezinledi. İçeride, kış aylarının getirdiği bulanıklık vardı sanki. Yüzünde sis mi vardı, eski bir yarası mı vardı, bilmiyordu. Okullu zamanlarını geçirdi aklından. Üst üste gülüşmeli anılar, dirayetini kırıyordu. Dayanaksız bir şeylerin altında eziliyordu sanki. Bir an önce saatler geçsin istiyordu. Düşüncelerinin akışına müdahale edemediğini fark ediyordu etmesine ya, yine de bir an önce saatler geçmiyordu.

Kalktı yerinden, kilere doğru yöneldi. Annesinden sonra ilk defa açtı, taksitleri henüz bitmeyen derin dondurucuyu. Beyaz dolap gözleri olan dondurucu, kilerin kapı ağzındaydı. Babasıyla annesinin tartışmalarını ansıyordu, dondurucuyla göz göze geldikçe. Annesi ile babasının uzun süren tartışmaları, kilerin tam olarak neresinde bu derin dondurucunun konumlanması gerektiğine dairdi. İçinde bir şeyler yırtılır gibi oluyordu. Oradaydı işte. Oradaydı dondurucu. Bükük bir boyunla ona bakıyordu ve derin dondurucu, annesinin özlemini vuruyordu onun yüzüne. Bir burukluğun yankısını işitiyordu. Evde yalnızdı, babası gelmeden dondurucudan hıncını alması gerekiyordu. Sanki dondurucu, onu annesinden koparmış gibi geliyordu ona. Öyle düşünüyordu o. Nedensiz bir hışım, onu tepetaklak etmişti. Ne yapacağını bilmeyen biri olarak her şeyi yapabilirmiş gibi geliyordu ona.

Karşısındaki altı bölme, bir ferahlık yayıyordu onun yüzüne. Karşısındaydı bu savunmasız elektrik kafalı dondurucu. Onu bir hışımla yok etmek istiyordu. Her şeyin hıncını ondan çıkartmak istiyordu. Raflar, ağzına kadar doluydu; görüyordu. Buz tutan börek, mantı, ekmek, sebze ve meyveler, onu görüp de gülüyorlardı sanki. Hepsini annesi kesip de yerleştirmişti ya, vakitsiz zamanlarda kullanılmak üzere. Oysa kalmıştı tüm bunlar. O günler, market alışverişinden döndükçe söylenen babasına rağmen annesinin alttan alan yapıcı ses tonu, tüm bu rafların içinden ona sesleniyordu. Üstelik susarak.

Boğazına takılan bir şey vardı. Yutkunsa da geçmiyordu. Derin bir acı yırtıyordu boğazını. Üzülüyordu. Ağlıyordu da. Hemen o an ağlıyordu. Dışarıda birkaç köpek havlayışını ve polis otosuna mı yoksa ambulansa mı ait olduğunu kestiremediği bir sirenin sesini işitiyordu. Uzun bir kalabalık, zihnini tırmalıyordu. Yırtıcı kuşlar, göğsüne yuva yapmıştı. Ola ki, tüm bunları onlardan sanıyordu.

Bungun bir şeyle didişiyordu sanki. Onulmak istiyordu. Derin dondurucunun fişini çekiyor önce. Ardından bütün rafları çıkarıyor, derin dondurucunun içinden. Bir torba çıkarıyor dolaptan. Raflardaki yiyecekleri, donuk bir halde torbaya dolduruyor. Teni, donmuş ürünlerle çarptıkça içini bir üşüme alıyor. Ürperiyor. Parmak uçlarında beliren ve kar tanelerini andıran buzcuklar, yer yer nemli bir beyazlık bırakıyorlardı geride.

Bir süre öylece kalıyor: hareketsizce. Kapının bir anda açılmasına dek sürüyor bu süre. Babasının toparlak yüzü ve yüzünden okunan yuvarlak kederi, kapı ağzından gelip onun gözlerini buluyor. Anlamsız ve telaşlı tavırlarını gizlemek zorunda hissediyor kendisini. Babası, utanç dolu bir işte yakalanmış gibi davranıyor. Ayrımsıyor bunu.

Ne yaptığını sorar gözlerini kuşanıyor babası. Susuyor o da cevap olarak. Suskun bir anlaşmayı sürdürüyorlar birkaç saniye kadar. Sessizliği, babasının sesi dağıtıyor: “Ne yapıyorsun?” Ne yaptığını bilmediğini, ilk bu soruyla fark ediyor. Bilmem anlamında büküyor dudaklarını. Annesine çekmiş yüz yapısı, dudak büküşüyle daha da anlamlı bir bütünlüğü seriyor babasının göz önüne. Babası, bunu fark etmenin huzursuzluğuna bürünüyor. Annesine çeken çocuğu bir süre öylece kalıyor: hareketsizce. Sonra ağlıyor, annesinden geride kalan yiyeceklere bakıp da. Yiyecekleri doldurduğu torbayı çöpe atsa yahut uzak bir yere götürüp bıraksa, sanki annesi geri gelecekmiş gibi geliyor ona ya, üzülüyor bu fikrin zihninden geçiyor olmasına. Çaresiz hissediyor kendisini.

Tüm bunları raflara dizdikten sonra ölmüştü annesi. Şimdi raflardaki yiyecekleri yeseler, sanki onlar da ölecekmiş gibi geldi ona bir an. Garipsedi bunu. Bulaşıcıymış gibi ölmek, garipsedi.

“op.193: usame yördem, ondurucu” için bir cevap

Yorum bırakın