Beklemek, olanaklara yenik düşmekse eğer kısır bir döngüde, kendi döngüsüne sıkışmış şehrin tekerrür taşları arasından sızan suyun biriktiği çukur bulunmak ister birileri tarafından. Çünkü bu suyun altında nefes tutmakla eş değer geliyor bazen var olmak ve bu uğurda hükmün çabasına teslim olmak. Ufkun kapalı şeritleri arasında yol alışın katmerli sancılar ile birlikte insana çarptığı sert bir rüzgâr gibi, cama yapışan bir sivrisineğin yine aynı suya hasret lekesi gibi değiyor fikre geleceğin kaygısı. Gelgitlerde kendi kendine bilenmiş, bilendiği taşın üzerinde tozunu bırakmış bir ihtimal süngüsü oluveriyor hayat ve var olduğu yerde boğulmaya devam ediyor insan.
İncelikli günlerin daha da ürkütücü gelmeye başladığında ise her şımarıklığın bir tokada, her tokadın sessiz bir feryada kendisini hazırlamasıyla birlikte tüm bunları bilerek gönlü hoş tutmaya çalışmak, samimiyetsiz geliyordu artık onun için. Çırpınışın arasındaki her boşlukta gözleri daha da uzağa dalıyor ve kayıplarla dolu, suskunlukla kilitli bir sandığın üzerini örtüyordu. Bu sandık üzerinde oturarak geçirdiği ve tozunu paçalarına sindirdiği her gün, günden sayılıyordu ve varlığına konmuş isim ile çelişiyordu Ümit.
Çatlamış karpuzun kabuğunda kendisine verilmiş şekli düzeltmeye çalıştığı vakitlerde, mutsuzlukta yüz buluyor, sorgu atlasında ilmek ilmek çözmeye çalışıyordu kendisini. Çözülen her düğüm, ardında bir tuğla bırakıyor ve yeniden inşa etmeye çalıştığı insanlığını kimsesiz bir çocuk gibi ulu orta bir karanlığa teslim ediyordu. Kilidini bedeniyle siper ettiği sandığın içinde kendisini tutuyor ve kimse bulamasın istiyordu bu hâlini. Düşünceler dallanıp budak vermeye başladığında Ümit katlanıp küçülüyor, küçüldükçe toplum önüne çıkardığı yüzü, güleç sahteliğinin cebine giriyordu. Aynı anda iki kişi olamıyor, gündüzü geceye kovalatan dünyada ayaklarını yere sürterek yürümeye devam ediyordu, benliği ezdiren lüksün yarışında mutluluğa olan inancında önde kalabilmek için.
Sabahın erken saatlerinde işe gitmek için kurduğu çalar saati duvara fırlatması ile açtı uykusunu. Kulağının dibinde dev kibritler çakılıyor, başındaki ağrı öfkeye nazır bir şehir kuruyordu. Çakılan kibritler, korkusunu tetikledikçe nefesi kesilmeye başladı ve yalın ayak sokağa attı kendisini. Etrafına bakınırken bir gölgenin radarında, başını eğip yürümeye başladı. Gece ile gündüz karışıyor, aklı suale bulandıkça varlık kaygıda kayboluyor ve adımlarını hızlandırıyordu.
Günlük koşuşturmasındaki insanların gözlerine ürkütücü bir an ve hoş sohbetlere bir meczup bıraktığından habersiz, hızla adımlarken düştükçe kalkıyor, kalktıkça gölgesine yakalanmaya devam ediyordu. Çıkmaz bir sokağa girdiğinde ise yol, onu bir çöp konteyneri ile durduruyordu. Susturamadığı seslere tıkaç olmayan ellerini başından indirdiğinde avuç içlerini seyretmeye başladı.
İnsan, ellerini açıp da avuçlarını seyrederken sıfırın içinde boşluğa saklanabilir mi?
Bir parçası eksikken bütünü hep haksız bırakılabilir mi?
Yok saydıklarının esaretinde, düşünceleri ile birlikte çöplerin arasına yığıldı Ümit, şeklini almış karpuz kabukları gibi. Gözlerini açtığında bir hastane koridorunda cama yansıyan sırası gelmiş görüntüsünün geçişini izledi. Teslim tesellüm töreninde bu kez düşünemedi. Sadece geçişini izledi.
Yok saydıklarının esaretinde, düşünceleri ile birlikte çöplerin arasına yığıldı Ümit, şeklini almış karpuz kabukları gibi. Gözlerini açtığında bir hastane koridorunda cama yansıyan sırası gelmiş görüntüsünün geçişini izledi. Teslim tesellüm töreninde bu kez düşünemedi. Sadece geçişini izledi.
