Ölülere ulaşmak için mezar taşını okşamak ve dua etmekten başka bir yol mümkün mü? İmkanlar dahilinde mi ölümün canını acıtma ihtimalini düşünüp yumruklamak antre duvarlarını? Bilincin kapandığı günden beri düşünüyorum bunu. Ağır geliyor, burada olamaman. Sesini duymadıkça unutuyorum ve bu yüzden kendime çok kızıyorum, aşağılıyorum kendimi. Sen küçükken de salaktın zaten, diyorum aynadaki yarım silik yüzüme bakıp.
Fayans taşlarını sana benzetiyorum, iki fayans taşını birleştiriyorum. Dedemle cennette buluştuğunu müjdeliyorum kendime. Kafamı eğip yan yana durmuş iki fayans taşına bakınca bir erkek bir kadına sarılmış gibime geliyor, yüzleri huzurlu. Mutlular. Ölümün gerginliği yalnızca yaşayanlara ait, diyorum içimden. O kadını sen, o erkeği de dedem sanıyorum. Sanmaktan ileri gidip yanınıza oturup konuşuyorum.
Hiç görmediğim dedemle yazlığın bahçesinde saatlerce konuşup gülüştüğüm geliyor aklıma sonra, sonra dedemi görmemin mümkün olmayacağını vuruyorsunuz yüzüme. Annem on dört yaşındayken ölen dedemi, altı yaşımdayken görmem mümkün değildi. Onun öldüğüne inananlar için. Hiçbir anım olmayan birini görmemin ardında yatan manasızlık, ölümün ardında yatanla aynı. Mezar taşları, yaşayanlar için, ölülerin orada yattıkları yok. Bilgeliğine ihtiyacım var, bana yol göster, acının geçebilen bir şey olduğuna ikna et beni. Ölümün canını acıtmadığına inandır, mutlu olduğuna.
Toprağı üzerine attıklarında ve kefeninin iplerini çözdüklerinde içimden kopup göğe doğru savrulan acıyı anlat bana. Anlat, nolur. Beş aydır sesin yok, keşke bedeninin olmadığı ama sesinin olduğu bir ölüm ayrıcalığı tanınsaydı sana, ikimize. En son 4 Aralık’ta, saat 17:02’de konuşmuşum seninle. Buradan sonra devam etmem, biraz güçleşecek çünkü sen yoksun artık, çünkü ölümünün üzerinden bir ay geçse de rehberimden numaranı silemedim, silemiyorum.
Sabahları uyanınca önce seni arardım, evdeki süpürge sesinden şikayet eder, sonra da kaşıntılarından bahsederdin. Televizyon programlarındaki gerzeklere birlikte söver, birlikte sinir olurduk dünyaya. Birlikte değiliz artık.
Yedi yaşımda günlük yazarak başladığım bu yazarlık serüvenim boyunca bir ton cümle yazdım, yazdığım cümleler kitap oldu, çok beğenilen ya da iğrenilen cümleler yazdım. Ama yazdığım bir cümle, ilk kez bu denli yakıyor canımı. Birlikte değiliz artık. Sen orada, ben burada. Yalnızız. Senin orada sevenlerin, benim burada sevenlerim. Ama teknik olarak ikimiz de yalnızız. Birlikte değiliz. Bizim yalnızlığımız, bununla alakalı. Aramızdaki bağ, kimseye anlatılamayacak ve kimsenin anlayamayacağı kadar kuvvetli. Her nefes alışımda hissediyorum bunu. Orada nefes alabiliyor musun ya da neredesin? Masal ülkelerin birinde misin ya da bir yerde hapis mi? Ama sen hapsolduğun yeri bile güzelleştirir, muhteşem sofralar kurar, bilgeliğinle kurtulursun en kötü senaryodan bile.
Kendimi avutmam geçtiyse soğuk bir kahve içip gölgesini bulduğum ilk ağacın dibinde ağlamak istiyorum. Çünkü bunun bir ödül olduğunu, cami avlusunda selan verildiğinde anladım. Annem çok ağladı. Ağlayıp rahatlamak ya da ağlamayıp anneme destek olmak, ayakta durması için çaba göstermek. Bunlardan birini yapmam gerekiyordu. Ben hangisi diye düşünemeden, birini seçmiştim bile. Ağlayamıyordum. Ta ki üzerine toprak atılana kadar.
Çığlıklar atarak gökte süzülmek istedim. Kendimi biraz daha sıksaydım biraz daha beynimden ateşler çıksaydı biraz bıraksaydım kollarımı tutanların kollarını. Bunu yapabilirdim. Bir martı gibi çığlıklar atıp süzülebilirdim gökte, acımı göğe kusabilirdim. Göğünü kirlettiğim için özür dilerdim sonra tanrıdan. Belki affederdi. Belki sonra kustuğum göğü terk edip ve gevşeterek kanatlarımı, mezarına doğru yavaşça süzülürdüm. Tüylü yanağımı ıslak toprağına değdirir, çok öncesinden idrak edip yazdığım o cümleyi getirirdim aklıma:
Ölüm, diriltilen bir tekrar kadar tanıdık ve soğuk.
