nalbantoğlu’na…
Çivilere saplanan posterim eskidi, tıpkı yüzüm gibi. Ha yırtıldı ha yırtılacak “geçici süre” diye addedilen krizlerim. Devrilecek bin dört yüz grama sığdırdığım dünya, gizlice sokulacak düşüm, kandığı mutluluk enkazına. Biraz soluk, biraz ölü çıkacak tenim. Yarım ve eksik işlediğim tüm hatalar, bir ıslah evinde sarılacak. Otopsim, hep öyle sandığım masallarla sıralı. Mezarlığım, bastıkça yanılan adımlarla kutsal. İlkler, sadece geçici süreliğine tutsak, bitirmenin sevinciyle tutuşan yerküreye. Geçici süreliğine dönüştü bedenim küfe. Attılar kurak bir mevsime. Tedavi vakti, dediler. Şekilleneceksin istenç bir atakla, tiksinerek. Dilimdeki rutubette bir naftalin geziniyor, eski diriliği yok artık sözcüklerin. Kuytu köşede esen puslu yaz akşamlarının yokluğu, tek gözümle seçip baktığım karanlık denizden başka bir şey iyi gelmiyor yalnızlığıma. Karanlık, tek gözümden damlıyor. Baktığımda gördüğüm kim, bu yansımadan? Ha boğuldu ha boğulacak, gazeteden gemilerini suda yüzdüren çocuklar. Bu gidişle isimlerinin baş harfi, kumsallara kazılacak. Beklenmedik bir vakitte üstüme çöken koma, kıyamet diye yayılırken dilden dile. Sonunda çok tanrılı bir dine dönüşecek, büyük suçlara duyulan saygılar. İnsan kendine tapacak, kendine. Öyle büyütecek koynunda, hurafelerle doğurduğu asılsız Tanrı’yı. İnsan, önce kendine âşık olacak, aynaya baktığında tek gözünü kırpan kör şeytana. Bir anlama varmıyor yarı sağ, yarı kırık kafam. Bir anlam aramıyor. Bu gidişle, gördüğüm ilk boşluktan ayaklarım kayacak. Yaşanmış bir olay diye anılsın, dingin öykülerde geçen şiddetlerim. Eksik ve yarım alfabeden yaratılan aşklar, loş bir lağımda katledilirken özenle, ben yarı yarıya bölünmeye devam ederim. Yara yara içimden geçerken ihanetlerle kuşanan ayrılıklar, bağırarak şarkılar söylerim. Tıpkı, eski günlerde olduğu gibi. Şehirler arası istasyonlarda yaktığım son sigarayla bütün dünyanın ışıkları sönüyor. Bir yerlere gidince, insan kendini iyi bir şeyin sahibi gibi hissediyor. Bir yola bakınca, dünyayı satın almış kadar cesur. Konuşarak halledilebilir sorunlarla dolu bir hayattan çıktım. Yarı sağ, yarı ölü. Bir mahpustu tırnaklarımda kırılan. Yukarıda gördüğüm, topraktan birkaç iskelet. Baktılar, eskiden kaybettikleri misketlere baktılar. Eskilerde kalan temiz çocukları anımsadılar. Beni ha buldu, ha kaybedecek bir telaşla ellerine aldılar, ağladım. Gözyaşlarımı attılar bir denize. Uzaklara doğru battım. Denizi mavi gösteren gökmüş. Beni bu fotoğrafta biraz yarım çeken Tanrı, dudaklarımdaki eksik tebessümlü resmi, albümüne saklamış. Tıpkı eski günlerde olduğu gibi. Hiç özür dilemeyeceğim. Sevdiğim şarkıları, sevdiğim dansları, sevdiğim mevsimleri, okunmak istenmeyen bir mektup gibi yırtıp atan insanlardan.
Yeni nefretlerle dinmeyecek kinim. Yeni sayfalarla unutulmayacak, yüzyıllık intikamlarla budanan seneler. Kanım kuruyacak, başka ameliyatlarda başka neşterlerle sevişeceğim. Bir aceleleri varmış gibi, iyileşmemi bekleyecekler acil kapılarında. Elimdeki şişeyi birinin kafasında parçalayacağım. Tıpkı eski günlerde olduğu gibi. Şimdi af zamanı değil, yıkımın tam da vakti. Karşılık yerinde usullere uygun davranmanın tam da saati. Bin misli birikimle geri alacağım sizden bedenimi. Bedenimle birlikte gelecek zamanımın heyecanını, kitaplığımı, filmlerimi, kırılan dişimi. Bu tozlu albümlerde ben hep biraz eski çıkıyorum. Güzel güldüğüm resimleri toplayacağım odanızdan. Güzel baktığım bütün kareleri, bir gece ansızın geri alacağım. Eğer ödeşmek için gömülüyse mazi, geceye. Kendi halinde diye özetlendiğim boşluklarda çekilsin biraz yarım çıktığım bu fotoğraflar. Ben hala, kaybettiği yerlerde dağılanları toplayanım. Her albüme bir tebessüm, her yıla bir kahkaha bırakırım. Yeniden düşürebilirim yollara vesikalıklarımı. Yeniden bakabilirim tek gözle aynalara. Hatta tek gözümle hayata devam edebilirim, tek bir damla yaşla. Tek gözlü bir sarhoşun parmakları hala gezinebilir, dudaklarımda ve gözyaşlarımda. Tıpkı eski günlerde olduğu gibi. Biliyorum, hiç uysal değildim yaşamak konusunda ama kimseyle de ölmedim. Olması gerektiği kadar kötü, olması gerektiği kadar iyi yaşadım. Ve gerektiği kadar topladım aklımı başıma. Fazlasını yanımda götürmedim. Nereye kadar nereye gideceğimi, ha kestim ha parçaladım diye geçen sürelerde kararlaştırdım kendimle aramda. İki bira ve bir tane incir ağacı aldım. Kırılmasın diye kâğıttan gemilere sardırdım. Eve gittim. Önce açık kalan gençliğimi, sonra duvarlara vurarak parçaladığım başımı örttüm. Hiç kimse elini sürmedi, hiç kimseye dokundurmadım çarşaflarımı. Ben hep tek başıma kapatır, hep tek başıma örterdim, hiç geçmeyecekmiş gibi hissettiren uzun ve soluksuz hüzünleri. İç sesim parçalı yanılgılarla kaplı değildi, ben de paranoyak, duydum. İncelikli geçen tüm yılların sesini dinledim. Eskiden iş yaparken blues, dans ederken rock, yalnızken klasik piyano ve sövdüğüm zaman rap dinlerdim. Şimdi sadece kendimi dinliyorum. Kırılan kalbimin acısını en yakından duyan, artık sadece benim.
