op.245: enes aslan, son ağrı*

İki ay geçmiş üstünden. Bu denli acı çekeceğimi düşünmemiştim, bunu yaşayacağımı düşünmediğim gibi. Daima kederin zulmüne uğramam ya, bir gün istediğim gibi olmasa da en azından bu karanlıktan kurtulurum sanmıştım, sanmıştım ki müstesna hayatımın yarısı herkese sunulan bir yarı aydınlık ile geçer. Doğadan adalet bekliyordum. Bu kapıyı yalnız zorluyorsam, ortada bir ittifak olduğundan da söz edebilirim. Aleyhimde bir dünya! Seninle karşılaştığımız zaman ‘işte o an geldi’ yanılgısı, hayatımı daha da mahvetti. Beni önce unuttular sonra kaybettiler, dedim. Yoksa mümkün mü ki ellerini çekmeleri, yazgımın tükenmez dertlerinden? Ve ihtiyatsızlığım, kaderin okkalı bir tokat için zemin hazırladığını görmeme engel oldu. İlk defa sesimle değil bedenimle isyan ediyorum. Faydasız, karşılığını bulamayacak bir isyan, biliyorum tek öznesi ben olacağım fakat yine de yeğlerim razı olmaya. Etimle, kemiğimle ve artık bir karmaşadan ibaret olan zihnimle var olup bunun bütün ıstırabını çektim. Buna rağmen meydana gelen hiçbir şeye müdahale edemedim, yok sayıldım. Bu, dünyaya gelmekten sonra en aşağılık vaziyet. Nasıl razı olayım? Ben sebep oldum, diyorum. Olsa olsa doğumumla ağaran bu lanet sirayet etmiştir. İki ay oldu. İki aydır bir adım atmadım bu mağaradan dışarıya. Yeniden kalabalığa karışmak, yükselen güneşle beraber yeniden sıcak ekmek almaya gitmek, nasıl mümkün olur? Sanki hiçbir şey olmamış, ben aynı benim, sen hala varsın gibi, değil. Hayır. Bana cevaplar gerek. İnsan olmak, ölümlere uğramak, herkes için mi ağır bir yük yoksa bu ağırlığı yalnızca ben mi hissediyorum? Hayırsa neden çığlıklarla yarılmıyor gök, gözyaşlarıyla boğulmuyor dünya, neden ekmekler hala sıcak?

Atkıdan geçmemiş boynunun kokusu. Onu göğsümün üstünden alıp sehpaya bırakıyorum. Böyle ulu orta bir ceset kadar solgun gözüküyor. Bakışıyoruz. Bilmukabele, aynı cümleyi kuruyor galiba. Ne olacağından habersiz bütün eşyalar çünkü gürültüden desibel yok. Yalnızca fısıltılar filizleniyor dudaklarımda. Bunu bir delilik addediyor eşyalar ve gülüyor toz altından. Üzerlerine sinecek bir ceset kokusuyla intikam almak istiyorum.

Çiçekleri sulamak isterdim fakat faydasız bu, üzgünüm. Çoktan kurudu hepsi. Şu uzun boylu, geniş yapraklı olanı, unutulmuş bir sigara gibi söndü. Tutulacak bir dalı bile yok, yok olmuş benim gibi, haha! Hahahahığ… Gözyaşı neden tuzlu? Bilirsin sen, hım? Bunların isimlerini bile bilmiyorum. Oysa yüz bin defa tanıştırdın beni kendileriyle. Bu çiçek, dedin, yüzüne baktım. Ve bu, dedin, yüzünün her zerresi nurdan olmalı, dedim. Tek bildiğim şu kaktüs, aramızdaki tek diri, nöbetçimiz. Bana kalsa hangi renkte çiçek açıyorlarsa öyle seslenmeliyiz. Ey beyaz çiçek! Ey beyaz çiçek, seni hiç görmedim, hesap ver hangi kahrolası kuytuda kevaşelik peşindesin? Sustum. Utancımdan değil de ağzımın ortasına elinin tersiyle vurduğun için sussaydım keşke. İki ay olmuş. Ne kuvvetli bir mukavemet, takdire şayan. Beni görseydin gurur duyardın, aferin sevdiğim, derdin, duysalardı utanırdı konuşmacılar bu nidadan. Bu ses aşktan hanımlar beyler, aşktan. -dı. İki aydır yaşamanın gerekliliklerini bedenimin hareket etmesi ile karşılıyorum. Zalim hayat, bu şartlar altında daha fazlasını talep edemez. Her şey yerli yerinde, çıkıp gelirsin diye kıpırdamadım yerimden günler boyu. Olur’aa bardağı odada unuturum, çorabı mutfakta. Tozlanmasın diye sokağa bakan cephenin gündüzleri açmadım pencerelerini. Hemen ardında bekledim kapının, elinde poşetlerle bekleme diye. Kafayı bir yere vurunca mı sadece! Ağrıyınca da bilinç kaybına uğruyor insan. Ağrıyorum, sadece ağrıyorum.

Askılık için almıştık bu beton çivilerini. İçeri girer girmez karşıdaydı. Şimdiki yerini daha çok sevecek. Kat yüksekliğinin en üst kotu bir taht! Ve hiç kalabalık olmayacak üstü, iki parça yük taşıyacak; hatıra ve beden. Yukarıdan gelen homurtular hesap sormaya aşağı inmeden iki çivi daha… Tak tak tak tak! Gürültü değil efendim bu, bir ihtilalin çekiç sesleri. Hükümranlığıma son veriyorum. Siz uyuyabilirsiniz.

Seni nazarımdan bile sakınırken, dinamikten statiğe bu hızlı geçiş, hemencecik ağarması yüzünün, zarif kıvrımlarının gerginleşmesi, elinin kaybetmesi gücünü ve düşmesi yanağımdan omzuma nasıl kabul edilir? Kadere imanın mesnet olması gerekir, göğsümüze konan ve itilen bir süngü değil. Peki… Bu ağrıyla zaten daha ne kadar konuşabilirim ki? Hatırlar mısın bir cumartesi sabahı -evet en sevdiğin gün ve en sevdiğin vakit- evimiz doğuya bakmalı, insan güneşin doğuşuna şahitlik etmediğinde yaşadığının da farkına varmıyor, demiştin. Ve derin bir iç çekişle –evet, hep yaparsın- farkında olunmazsa ne diye yaşamalı, evet evet, dedin. Ben farkında değilim. Bir kuş gelip konuyor denizliğe ansızın, beklemeden uçuyor, bir sevdiği olmalı. Çöker çökmez karanlık kesiliyor sesi halk korosunun, bekleyenleri vardır. Kapılar çalınıyor, ışıklar açılıyor, perdeler çekiliyor, sesler ve kahkahalar ve fısıltılar doluyor eviçlerine ve kapanıyor ışıklar. Sabah erken kalkmak için bir sebepleri olmalı. Sen, neredesin?

Sehpada büyük bir memnuniyetsizlik; komuta kademesinin en düşük rütbesine sahip kendisi. Kokuyu alıyorum üstünden ve bir ucunu düğümlüyorum askıya, fffff… Oh… Canımız, tetikçimiz. Çektiğim onca acıya karşılık n’olursunuz taşıyın beni, diyorum. Bir iki defa asılıyorum: Bravo sizlere. Bugün günlerden cumartesi ama gece. Anılara ihanet ettiğim söylenemez böylece. Yıllarca isteyip de yapamadıklarım için bu eylem. Memnuniyetsizlik mi? Bilakis katkıda bulunuyorum kadere. Her şey yazılmış da final sahnesi çarpmıyor adamı çarpmıyor.

Boynumu gövdeni yerleştirdiğim gibi toprağa, geçirip yamuk bir çemberden bırakıyorum boşluğa. Sehpanın sağ akstaki taşıyıcılarına bir ayak içi…

Yorum bırakın