Altı çizik tekrarların mürekkebiydi dilimdeki kan, yol çalışması bitmeyen şehrin sokaklarına tükürdüm, morarıp kaskatı kesilmeden ağzım.
Belki nefretim, aynı istikamet üzerinde sorgulamaktandı bir şeyleri.
Hep aynı yönden vurulunca delindi kafam.
Şarjörü dolu bir tabanca gibi tetikteydi ruhum, yine kabzası döndü parmaklarımda. Ateş etmek yerine yine parçaladım bir şeyleri.
Hangi terörist çaldı kapımı bilmiyorum, hangi örgüt vurdu beni önce, hangisi işgalle yağmaladı o yüce, çok yüce duyguları?
Soğukkanlı ve içe kapanık bir suratsız değildi aynadaki ve de bir ilah. Tapmadım, her sabah hayattan midesi bulanan cüceye.
Üremedim bir tohumda yeniden, bir daha gelmeyecektim bu dünyaya, kararlıydım. Kararlıydım yeniden gelmemeye. Gelip, öldürmemek için sizi, cesaret almayacaktım umutsuzluğumdan. Aranızdan birini parçalamaya kurgulu değildim. Çünkü emindim, ikiye bölünen gövdelerde yeni Tanrıların oluşacağından. Öldürmeyecektim sizi bu yüzden, dokunmayacaktım çirkin derilerinize. Yanınızdan sadece geçecek, geçerken tamamlanmamış yanlarınıza yalnızca tükürecektim. Ama hep aynı yönde yürüyecektim. Doğu da ya da Batı da. Kuzey de ya da Güney de. Hiç çıkamayacaktım bu tımarhaneden. Hiç fark etmeyecekti bir şeyler. İnsan ya inançlıdır ya inançsız ya da ikisi arasındaki isyankâr. Biliyordum, ben hep üçüncü, yani ikiden sıyrılmayı becermiş tek bir düşünce kalacaktım. Nedeni buydu, nefretimin. Yani, her şey. Belirsizlikte beyaz renk aramaktı benimkisi, gecenin birden aydınlanması, güneşin farklı doğması, o işin öyle olmaması, dünyanın farklı dönmesi. Şımarıklıktı benimkisi, çocukluk. Umduğundan daha fazlasını ummak. Ve sonunda bütün fikirlere kıçımı dönüp uyumaktı, yaptığım tek eylem, gücüm buydu. Fazlası değildi, bir ötesi yoktu.
Geçmişi boktan insanlar gibi geleceğe özlem duymadan, yaşadığım her yılı iyi bahanelerle geçirdim. Ölümle vaftiz edilirken arınmaz ve arlanmaz yaralar, insan taksitiyle yaşadığı güzel günlerin hala kaça bölüneceğini düşünüyor. Hangisi için yeni bir ıstırap doğacak, gıcır? Hangisi için yeniden yatacağız nezarette? İyi şeylerin başına gelen kötü şeyleri bile nerede ödeyeceğini kestiremiyor insan bazen. Takılıp kalıyor bir yerde. Ama düşüşü hayal ediyor, bir de yükselişi. Pardon, en dibe kaç santim daha sapacağını. İşte o noktada vasiyette edemiyor, eline kalem alıp son sözlerinden de bahsedemiyor. Sadece “Gidiyorum!” diyor. Her şey anlatıldı, herkes konuştu, paylaştı fikrini. Ben artık gidiyorum! Maaşıyla kendisine tabanca alan birinin kafasından son geçen dalga, yediği en iyi darbeler, yamaladığı en kallavi acılar, içtiği en iyi şaraplar ve son sigarasıdır. Aynı yönden biraz sapma arzusu, böyle bir şey işte. Gündelik alışkanlıkları en iyi hatıraymış gibi kafada biraz şekillendirmek, şarabın yanına biraz müzik açmak, sigaranın yanına kült ablası çekmek, acıları biraz albümlerde saklamak. Belki de alışkanlıkları güzelleştirmek arzusu, bahsettiğim. Zamana kafa tutmadan, iyi yanlarını bulduğun hayatı müthiş kılmak.
Geceler öyle geçmeyecekti, renkli ve loş. Yaşadığı süreye kaprisle bakacaktı gözlerim, umutsuz. Balkon muhabbetine çıktığım evlerden atlamayı düşünecektim yeniden. En yakından bakacaktım kendime, karşıma geçen bir aynadan, parçalı.
Yine aynı yerdeydim, bir telefon kulübesi ya da rastgele bir numarada. Kapattık, bir sonraki sefere görüşürüz, yemininde. Üstünden geçtiğim şehrin sokaklarına tükürdüm. Yol çalışmalarına, insanların yüzlerindeki kanalizasyonlara. Yerin altındaki gizli çukurlara, sıfırlara. Aslında, hayatın ta kendisine. Sonra uyudum. Çünkü, hep böyle olurdu zaten. Yılgınlığın sonunda, biraz düşle uyuşurdu insan, taşsız ve tahtasız mezarlığında.
