Ülkü Tamer’in Konuşma şiirine ithafen.
Ahmet, yaptığı eylemin nedenini sorgulama arzusu ile yanıp tutuşsam da iyi bir çocuktu aslında. Cenaze boyunca düşündüğüm tek şey buydu. Hatta cenazeden sonrasında bile zihnimi uzun süre rahatsız eden, geceleri uyutmayan düşünceler arasındaydı. Kendini neden astığını? Arkasında suçlayacağı birinin ismi ile beraber bir mektup bırakmadığını? Bu soruların cevapları için yanıp tutuşuyor ama sorularımı, bunları düşünmeme neden olan şeye iletemiyordum. Büyük bir çıkmaz ve paradoks arasında kalmıştım. Ve bu paradoks, bastığım toprağı bir balçık haline getirip gün geçtikçe beni içine çekiyor.
Öldüğünü, köydeki annesi sayesinde öğrendik. Birkaç aramadan sonra oğluna ulaşamayan anne, ona ulaşmak için onun en yakın çevresine ulaşmıştı. Yani bana.
Bir şeyler anlatmak için buradayım ama anlatacağım şeyleri net bir yol izleyip buraya aktarmakta zorluk çekiyorum. Dünya üzerinde bütün oluşları ya da olguları aynı titizlik ve berraklık ile bir sayfaya veya bir zihne aktarmakta zorlanmayan ve her anı elinde özenle tutarak aktarabilen biri var mı acaba? Ahmet bana bir şeyler mi öğretti yoksa daha karanlık bir kuyuya kendimi kapatmanın eşiğinde miyim? Cevaplarını bulamamış olmama rağmen yaptığım eylemlerin artık beni kontrol ettiği düşüncesinden kaçamayacağım. Ama bunun için hikayeyi olduğu gibi ele almam lazım sanırım.
Ahmet ile üniversitede tanıştık. Ayfer Tunalı ile İsmail Tunalı’nın tek çocuğu. Ayfer teyze artık Tunalı değil. Ahmet’in babası boşanmada büyük bir üstatlığa erişmiş durumda. Ahmet ile Ankara’da aynı bölümde okuduk. Biraz kilolu ve derslere kafası basmayan birisiydi. Sınıftakilerin aksine, Ahmet’e karşı büyük bir sempati besliyordum. Çünkü kendisini aştığı belli başlı özellikleri vardı. Mesela bir çoğumuz çiftlik veya doğal ortamda hayatta kalamayacağımızı bilmemize rağmen, Ahmet bu konuda büyük bir yetkinliğe sahipti. Çok iyi bir nişancı olduğunu ve her hafta sonu Ankara’da kuş vuramadığı için rahatsız olduğunu söyler dururdu. Ahmet ile arkadaşlığımız, okul sonrasında da devam etti. Okulu benim sayemde bitirmişti ve bu sebepten bana büyük bir bağlılık duyuyordu. İçten içe onun tek arkadaşı olduğum için veya okulu bitirmesinde bana borçlu olduğunu düşündüğüm için de olabilir. Şanslıydık ki bu beraberliğimiz, aynı büroda çalışmaya devam ettiğimiz için hiç bitmedi. Sabahlara kadar davalar üzerinde kafa patlatıp çalışırdık. Her seferinde gücümüzün tükendiğini sezinleyip içmeye giderdik. Ahmet bira içmezdi ama her alkol masasında ağlayan sadece oydu. Ben evlenene kadar sadece ikimiz vardık. Sonra bu ikiliye benim eşim Zelal katılmıştı.
Zelal’i benden önce Ahmet benimsemişti. Çünkü koca dünyada onu gören sadece üç kişi vardı. Zelal bu sayıyı dörde çıkarmıştı. Aralarındaki dinamik iyiydi. Ahmet’in gariplikleri olmasına rağmen Zelal ondan utanç duymuyor, aksine bu garipliklerini hür görüyordu. Garip olan insanların kendi kimlikleri ile hareket ettiklerini uzun uzun savunabiliyordu. Benim için ise dünyada sadece suçlar ve o suça arzu duyan suçlular vardı. Doğuştan avukattım. Varlık amacım tam anlamıyla buydu. İdeolojim, masum birini savunmaktan ziyade suç arzusunu keşfeden insanları ortaya çıkarmaktı. Belki de bu yüzdendir ki mesleğimde başarılı bir noktaya erişmiştim.
Oluşan her şeyi şimdi aktardıkça, bir adım geriden bakarak olayları izlemenin yarattığı boşluğu ve anlama çabasını ve yüze bir tokat gibi çarpan, tüyleri derinden ürperten o soğukluğu hissediyor ve görüyorum. Bazen hikayelerin içinde bulunduğumuz zaman, gözden kaçan, görünmeyen birçok noktası olduğunu fark etmeden yaşıyoruz. Ancak bir adım geriye geçince, kuş bakışı bir görüş ile her şey çıplaklığı ile yüzümüze vuruyor. Burada bahsettiğim çıplaklığa, hikayelerin derinlerinde yatan detaylar olarak bakmamak lazım. Anlatmak istediğim tek şey, artık Zelal’in de Ahmet’in de burada olmadığı.
*
Ahmet’i ilk bulduğumda artık ayakları yere basmıyordu. Bir ip ile kendini boynundan bağlamış ve asmıştı. Karşılaştığım manzara karşısında donup kalmıştım. Midem bulanmış ve vücudumda yerli yersiz terlemeler başlamıştı. O sırada hala telefonu çalıyordu. Telefonunun zil sesi, en sevdiği şarkıydı. Gnossiene No.1. Arayan Zelal’di…
Naaşını köye getirdik. Ayfer teyze bu süreçte en çok kendisi ile savaşıyordu. Kalbi onu neredeyse oğlunun defin işlemlerinden alıkoyacaktı. Birkaç gününü hastanede geçirdi. Babası oğlunun cenazesi için Almanya’dan gelmişti. Annesine nazaran daha güçlü duruyordu. Hayatta kalmanın yolunu bulmuş ya da artık büyük bir ketumluğa sahip olmuştu. Oğlunu kaybetmenin acısını gösteremiyor gibiydi. Hatta koca cenaze boyunca o kadar ağlayan sızlayan arasında, acılarının gerçek olduğunu hissettiren, Ayfer teyze ve Zelal’di.
Benim aklımda türlü sorular dönüyor ama hiçbirine erişemiyordum. Hislerim çekilmişti. Oynanan oyunlar vardı ve elimde bu oyunlara karşı hiçbir bilgi yoktu. Ben ise oynanan bu oyunların tam ortasında duruyordum.
Ahmet’in hiçbir şekilde hayattan gideceğini belli etmeyen duygular arasında kendisini asması? Zelal’in boşanma aşamamızda bu cenazede olması? Kovalamam gereken bir şeyler vardı. Düştüğüm şüphe kuyusu, büyük bir karanlığa boğuyor ve çığlıklarımı bastırıyordu.
Defin işlemleri boyunca Zelal hep gözlerimin seçebileceği noktada olmuştu. Fakat hiçbir şekilde gözlerini gözlerimin içine dikmemişti. Yüzünde donuk ve aynı zamanda bana karşı alaycı bir his vardı. Hiçbir şeyi bilmediğim ve kimseye ulaşamadığım için her geçen sürede büyük bir öfkeye kapılıyordum. Ahmet’i defnettikten sonra Zelal köyde kalmadı. Onunla konuşmak için türlü fırsat kovalasam da yakalayamamıştım. Ben ise köyde kalmak istedim. Ahmet’in dayısıyla konuşup bir süre Ayfer teyzeyi de yalnız bırakmamak için yanında kalma talebinde bulundum. Dayısı çok sevineceğini, benim de onların oğlu olduğum gibi türlü zırvalıkları geveleyip onayladı. Niyetimin aslı, beni utanca boğuyordu ama bunu belli etmeyecek kadar dolu bir öfke vardı içimde. Bir sürü soruyu kafama ekip, sessiz sedasız giden Ahmet’i affedemiyordum. Kafama ektiği sorular sese dönüşüyor ve sesler boşluk içerisinde çarparak büyük bir yankı yapıyor ve susmak bilmiyordu.
Ben de Ahmet olmaya karar vermiştim. Ahmet’in odasında kalmaya başladım. Onun kıyafetlerini giyip köyde uğraştığı şeylerle uğraştım. Köy halkıyla tanışıp sohbetler ettim. Köyde geçirdiği hayatı merak ediyordum. Ve olası bir şekilde Zelal ile aralarında ne olduğunu buradaki insanların birinden duyabilirdim. Buradaki insanların başkalarının hayatlarına büyük bir ilgi duyduklarını biliyordum. Onları yaşatan ve ayakta tutan tek şey buydu çünkü. Eğer bu ilgileri ellerinden alınsa, zombileşmeye başlamış bu köy ve halkı büyük bir ıssızlığa gömülüp yok olabilirdi. Çünkü başkalarının hayatları dışında bir hayatları yoktu bu insanların. Köydeki hayvanların gözünde bile vardı bu hayatsızlık. Üzerlerine çöken ağır bir acı örtüsü altında varlıklarını kanıtlamak için sağda solda pinekleyerek merak ediyorlardı sadece.
Haftalar geçmişti. Hala Ahmet gibi düşünemiyordum. Köy ile aramda bir bağ oluşmuştu ama. Köyün belli dönemlerinde toprağın sıcaktan ve kuruluktan çatladığı görünürmüş. Ahmet’i bu aylarda defnetmemize rağmen toprak bir o kadar nemli ve yaşmış. Köyün yaşlıları bu duruma karşı rivayetlerini çoktan anlatmaya başlamıştı. Ahmet’in kendi canına kıymasına karşı o kadar iyi kalpli olup asla kimseye bir kötülüğü dokunmadığı için Allah’ın sevdiği kullarından olduğunu ve sorgu melekleri tarafından sorgusunun serin bir toprakta geçmesinin sebebinin bu olduğunu ve Allah’ın onu öyle yanına alacağını söylemişlerdi. Ben hiçbir zaman böyle şeyler düşünmedim. Ahmet’i defnettiğimiz o gün de düşünmemiştim yaratıcıyı. Kalkıp köylüye karşı da gelip söyleyemedim Ahmet’in bana bir kötülük yaptığını. Ahmet, zihnimde bu kadar bulanık bir görüntünün tek sebebiydi. Bu katlanılmaz yerde günlerimi geçirmemin tek sebebi. Yaşadığı bu köye ve hayata, kafama ektiği sorular yüzünden beni de hapsetmişti. Sırf cevaplarını duymak için Ahmet gibi düşünmeye çalıştığımdan, zehirli ve katlanılmaz bir hayata düğümlenmiştim.
Gittikçe yoruluyordum. Canım sıkılmaya başlıyordu. Ahmet üniversite yıllarımızda her canı sıkıldığında köyün derinliklerine gidip kuş avladığını söylerdi. Hayatta sevdiği tek şey buymuş. Hatta uzun uzun konuştuğu tek konu bile bu olabilirdi. Tetiğe asılan parmağını bile büyük bir aşk ile betimleyerek anlatırdı. Şehirdeyken beni buralara getirip beraber kuş avlamaya çıkacağımızı söylerdi. Ahmet’in hayatı, üzerime bir leke gibi yapışıyordu ama ne kuş avlayabiliyordum ne de Ahmet buradaydı. Annesi ile çok konuşamıyorduk. Kalbi onunla savaşmaya devam ediyordu. Eninde sonunda kazanacak gibi görünüyordu. Bazen karşısına geçip, ” Evlenmek istediği veya size anlattığı birisi var mıydı? ” diye sormak istiyor, sonra dişlerimi sıkarak soruyu tekrar zihnime yerleştiriyordum. Ve zihnimde barınan her soru, gecelerin en sessiz anlarında, kümesteki canlıların bile sesi kesildiği anlarda güçlenip beni kuşatıyordu.
Ahmet’in ilk öldüğü günden bugüne kadar sorduğum sorular genişliyor birbirini doğuruyordu. Tek bir soruyla yola çıkıp, şimdi ceplerimi dolduracak kadar kalabalık bir soru güruhu ile cevaplar arıyorum. Her şeyim geride kalmıştı. Şehir hayatımı kaybediyordum. Davalarım ve müvekkillerimi unutmuştum. Kendimi unutmuştum. Varlığım tamamen bu kalabalık sorulara dönüşmüştü. Artık ne yaparsam yapayım cevaplara ulaşamayacağımı ama asla kafamın içinde varlığını sürdüren bu sesleri yok edemeyeceğimi düşünmeye başladım. Bütün varlığım, cevaplarının bu dünyada boş sayfalar karşıma çıkaran sorular olduğuna inanmaya başladım. Son zamanlarda sorulardan kurtulmak için Zelal’i aradım ama telefonu açmadı. Dünyada yardımını alacağım son kişi de yoktu artık. Şimdi her şeyin ortasında çıplak bir ayıp gibi duruyordum. Ahmet’in hayatına bürünmeme rağmen onun gibi düşünemiyordum. Ya da ve en korktuğum Ahmet’in rüzgarda savrulan bir yaprak gibi yersiz hafif ve güçsüz bir hayatı olduğunu iliklerime kadar hissediyordum. Burada yaşayanların ya da bu dünyanın tamamında, insanların arasında kaldıkça, kendi hayatlarımızın asla olmadığını fark ediyordum yavaş yavaş. Üzerimde bir silginin ağırlığı vardı ve varlığım siliniyordu. Bir beden içerisinde, çok fazla soru taşıyordum ve duygularım yok olup gidiyordu. Hayat canımın sıkılmasına neden olan bir oyun parkına dönüşüyordu. Nereye gidersem gideyim artık yarattığım bu yeni benlikten kurtulamayacak gibi hissediyordum. Ahmet’in kendisini neden öldürdüğünü ya anlıyordum ya da hiç anlamak durumuna bile yaklaşamamıştım. Hiçbir şey bilmiyordum. Ama bir yerlerde bir şeylerin hem yolunda hem de rayından çıkmış olmalı gibi bir gariplik arasında sıkıştığına inanmaya başlamıştım…
*
Dünya üzerinde her şey sıkıştığı yerden çıkar. Nasıl bir şekilde çıktığının, çıktığı zaman hala yaşayıp aynı göründüğünün pek bir önemi kalmaz.
Artık inançlarım gitmeye başlamıştı. Bir gece yarısı asmanın altında oturuyordum. Sadece doğanın müziği vardı. Sorularım bazen konuşuyor, bazen ise varlıklarını asla hissettirmiyordu. Yapayalnız hissediyordum. Kafamın içindeki seslerin ara sıra kendilerini kaybettirmesi durumunda böyle hissetmeye başlamıştım. Zihnimdeki o sesler de gidince hiç kimsem kalmamış gibi…
O gece Ayfer teyze yanıma gelip sırtıma bir hırka attı. Yanıma oturup elini dizime koydu. Konuşacak gücü bulmuştu ya da o da benim indiğim kuyuya benzer bir yerdeydi. Birbirimize sadece yankılanan sesler aracılığıyla ulaşıyorduk.
” Ahmet’im senden çok bahsetmişti. Orada ona sahip çıkan tek arkadaşıymışsın. Hatta seni bir abi gibi görürdü. Ailesinden bir parça gibi. Ona çok şey katmışsın. Hayatın bu köyde olduğundan farklı olduğunu, çevrenin ve hayatın yürüyen ölülerden oluşmadığına inandırmışsın. Seni buralarda görmek, başlarda çok canımı acıtıyordu. Oğlumu hatırlatıyordun bana. Ama alıştım varlığına. Biliyorum, bir gün kalkıp gideceksin yuvana. Anan vardır, baban vardır. Yine de çok teşekkür ederim. Bana da çok şey kattın. Bana ölmüş oğlumu hep var hissettirdin. Ahmet’im bir garip çocuktu. Sessiz sedasız. Bu halı hal değil, der, korkardım hep. Üniversite kazanınca tek varlığım, nefesim yanımdan gideceği için korktum başlarda ama onun iyiliği için kabul ettim. Burada yaptığı, yaparken iyi hissettiği tek şey, kuş vurmaktı. Köyde evlenip yanımda kalmasını çok isterdim. Ama Ahmet’im babasının bizi terk edişinden sonra böyle şeylere büyük bir öfkeyle yaklaşırdı. Çok sonra senin evliliğinden görüp, evlenen herkesin kötü olmayacağı sonucuna varmış. Sizin yanınızda hep istediği çocukluğunu ve aile sıcaklığını bulabilmiş. Sen de boşanıyormuşsun tabii şimdi. Üzüldüm oğlum. Bu dünya sınanma dünyası. İki kapılı bir han. Kapılardan biri, hep gitmek içindir. Oğlumun böyle bir şey yapacağını beklemezdim. Son konuşmamızda hayatında bir kadın olduğundan bahsediyordu. Nasıl canlıydı sesi duymalısın. Sen tanıştın mı kızla? Sanırım cenazeye gelen şu kız. Adı Zelal’di sanırım. Eh yalanmış herhalde garibimin hissettiği. Bu köyden çıkmış ama kendinden hiç çıkamamış oğlum…”
İkimiz de susup kalmıştık. İkimizin de gözleri buğulu, baktığımız hiçbir şeyi göremiyor, bakmak da istemiyorduk. İkimiz de boşluğa gözlerimizi dikip başka şeyler görüyorduk çünkü.
Kötü hissettiğini söyleyip yatmaya gitti Ayfer teyze. Başımı onaylar derecesinde sallayabildim sadece. Oraya İsa’nın eline çakılan çivi gibi saplanmıştım. Kafamda kargaşa halinde bir sürü ses vardı. Hiçbirini ayırt edip net duyamıyordum. Şafak sökene kadar orada öylece oturdum. Güneşin ilk ışıkları ile duvarda asılı olan tüfeği aldım. Anlayamadığım bu seslerin susmasını istiyordum. Zihnimi tırmalayan bu soruların hepsi yok olmalıydı. Ormanın derinlerine doğru hareket etmeye başladım. Ahmet’i anlıyor muydum artık? Büyük bir utanç mıydı yaşamak? Büyük bir utanç mıydı insan olmak? Bilmiyordum. Kuş vurmak istiyordum sadece. Ormana geldiğimde tüfeği havaya kaldırdım ve ateşledim. Kulağımda sadece bir çınlama vardı. Hiçbir sesi duyamıyordum. Ve koca bir kuş sürüsü göğü perdelemeye başladı. Parmağımı tetiğe tekrar bastırdım ve…
