op.267: mert bayram – duyuyorum, görüyorum; bir gün gelecek dönence, biliyorum*


Doğuşumuzu hatırlamayız, elbette. Fiziksel olarak doğuşumuz da böyledir, bilincimizin oluşmaya başladığı ilk zamanlar da, genellikle bir şeyle ilk karşılaşmamızı da. Modern hayatın ay dönümü, yıl dönümü kutlamaları ve önemli anları tarihsel olarak hatırlama zorunluluğu bir yana; o tanışılan şeyin yarattığı duygu ve o dönemki senle sonraki sen arasındaki farklardır belki de cidden önemli olan. Bir çift göze, o gözlerin bir bakışına mı vuruldum? Gençtim, belki çocuktum; vuruluşum kalbimi yaraladı ve iyileştirdi, büyüdüm. Tarih? Kronos’un bileceği iş -Antik Yunan’ın Niceliksel Zaman Tanrısı-. Ben Kairos’u tanıyorum -bu da yine Antik Yunan’dan Niteliksel Zaman Tanrısı. Fırsat Tanrısı da diyorlar. Vurulmak bir fırsattı ve tam on ikiden vurulan bir hedef oluşumla yakaladım o fırsatı.-.

Ne diyorduk, doğumların zamansal olarak bilinmezliği. Benim şiire doğuşum ya da şiirin bende doğuşu da böyle oldu. Harfler, kelimelere dönüştü; kelimeler, cümlelere. Zamanla tabii, -Kronos ile Kairos burada birlikte-. O cümlelerden şiirler de doğdu, şiir incelediğim konuştuğum denemeler de. Şu an bunlardan birini yapacağım.

“Çoğunluğu kısa kısa şiirsel espriler olan İbrahim İspir’in şiirleri çerez yer gibi, çekirdek çitler gibi ve küçük tatlar alınarak okunuyor,” diyor Hüseyin Atabaş¹. Önümde Sincan İstasyonu’nun 115. Sayısı; sayfada birkaç kez okuduğum, İbrahim İspir’in “Bakardık” şiiri ve masamdaki tabakta duran, arada bir çitlediğim bir avuç “çekirdek”… Evet, bu kadar rastlantı fazla mı az mı bilmiyorum ama doğru yolda olduğumu düşünüyorum; yazmalıymışım, yazmalıyım ve yazıyorum (neredeyse yazdım).
Çoğunluğu kısa kısa şiirsel espriler olan İbrahim İspir’in şiirleri çerez yer gibi, çekirdek çitler gibi ve küçük tatlar alınarak okunuyor,” diyor Hüseyin Atabaş¹. Önümde Sincan İstasyonu’nun 115. Sayısı; sayfada birkaç kez okuduğum, İbrahim İspir’in “Bakardık” şiiri ve masamdaki tabakta duran, arada bir çitlediğim bir avuç “çekirdek”… Evet, bu kadar rastlantı fazla mı az mı bilmiyorum ama doğru yolda olduğumu düşünüyorum; yazmalıymışım, yazmalıyım ve yazıyorum (neredeyse yazdım).


Şiirimiz Bu:

BAKARDIK²

Ben hep sana bakardım
Eskiden de öyle
Hep bakardım.

Bir gül soldu mu dalında
O gül
Eskiden de solardı
Ben hep o güle bakardım.

Susuz aşklar saksılarda
Ben hep susuz
Saksılara bakardım.

Hep öyle
Susuz ve aşksız
Bakardım


Şiir uzun bir Haiku’ya ya da peş peşe sıralanmış Haiku’lara benziyor. Hemen her bendin üçer dizeden oluşması ve kalan tek bendin, dört dize olmasına rağmen üç dize olarak da yazılabilmeye göz kırpması; sözcüklerin tasarruflu kullanılması; biçimsel benzerliklerden. Şiirin uzunluğu ve sözcükler tasarruflu kullanılsa da bazı sözcük tekrarların fazla oluşu biçimsel farklardan.

Nietzsche, İyinin ve Kötünün Ötesi’nde 146. Aforizma’da “Uzun süre uçuruma bakarsan uçurum da sana bakar.” diyor. İbrahim İspir, sevdiğine bakıyor, belki sevgiyle ama aşkla değil. Biraz solgun ve yalnız, uzun süre de bakmış ve bunun sonucunda kendine bakılacağını umuyor. Kendi gibi susuz bırakılmış başka güllere de şahit olmuş, onların susuz ve aşkla solduğunu görmüş. Belki daha önce âşıkmış, karşılık alamamaktan aşkı solmuş; belki kendi solmamak için kendi aşkını soldurmuş ancak şiirin sonunda beklenen bir sevgili yok. Necip Fazıl’ın da dediği veya hissettiği gibi belki, yokluğunda bulunmuştur sevgili, gelmesin artık neye yarar!

*Barış Manço’nun Dönence şarkısından. Yine onun deyişiyle: “Dönence dünyanın iki ayrı kutbundaki meridyenlerdir ve hiçbir zaman da birlikte olamazlar.”

¹https://www.biyografya.com/biyografi/8297

² Sincan İstasyonu, Sayı 115, Eylül-Ekim 2021, Sf. 22.

Yorum bırakın