Sevişerek terk etmekten nasibini alamayan uykusuzlar, ellerinde tuttuğu ve hayatta ancak böylece kaldığı bir kıvılcımdan da mutlu olabilir ilk fırsatta. Hani, küçük şeylerden. Benimki biraz farklı diğer çocuklardan, acıdan yararlanmak gibi çirkin bir alışkanlığım var benim. Hayata tutunmaktan sıkılınca aşağı bakıyorum her seferinde. Uçmak için ilk ve tek fırsatım, bırakmak sanki. Sırf bu yüzden sargılarımı tek başıma okşuyorum hastane bahçelerinde, oturma odalarına çok benziyor burası. İçeri girip üşüttüğüm için tedavi altına alınmam, annemin parmaklarının yüzümde gezinmesi kadar merhametli ve yakın hissettiriyor. Bana herhangi biri, bir santim yanaşsa, özel ve yenilmez sanıyorum kendimi ama bu büyük hata. Çünkü ne zaman özel ve yenilmez hissetsem meşgule düşüyor telefonlarım. Çok sarhoş olduğum için açmıyorlar telefonlarımı ama ben zaten çok sarhoş olduğum için arıyorum herkesi, biliyorum ama devam ediyorum. Biliyorum ve devam ediyorum. Dolup taştığım vakit, “Bilmiyorum ve devam etmek istemiyorum!” dediğimde yine tedavi altına alınıyorum. Bilmiyorum ama bir şey tarafından tedavi ediliyorum. Hani, biri telefonumu açsa “Anlıyorum ve devam et lütfen!” dese. Düşüncelerimi atlayarak geçmese ve dinlese beni, inanmaya devam edeceğim kendime. Sadece biraz üşüttüm işte, bu aralar banklarda fazla oturuyorum. Kapı kapı dolanmamın tek sebebi de bu. Evsizlik değil, nedensizlikten sığamıyorum bir yerlere. Belki biraz anlatmak istiyorum üşüttüğümü. Dolup taşıyorum ve titriyorum. Donuyorum ama ölmüyorum. Hani biri beni tüm ciddiyetiyle dinledikten sonra ceketini uzatsa usulca, hayatta böyle şeylerin de olabileceğini savunsa, küçük şeylerden memnuniyet duyacakmışım gibi geliyor. Sonra çok daha büyük şeyler istediğim için büyük acılar çektiğim. Arlanmam ne de olsa, annem öyle diyor. Yıkayıp da lekesinden kurtulamadığı hiçbir şey olmadı bu zamana kadar ama bir beni temizleyemedi işte. Mesele, iskeletim ve onu ayakta tutarak güzelleştiren bedenim değil. Hani, dolabımı kurcaladığı gibi cesedimi de kurcalarsa eğer, eserse beni biraz silkeleme isteği ve girerse kafamın içine, leş bir ölüyü doğurduğunu öğrendiği için ödü kopar kendisinden. Kiri arındırmak uğruna bir dünya resmi çitilemek zorunda kalsa tırnakları kırılır, parmağı sökülür yerinden. Yüzümde şefkatin sıcaklığını hissedemezsem, mezarlıklara gitmek zorunda kalırım diye korkarım ben de. Çünkü karanlığı hiç sevmem. Annemin ellerinin gömüldüğü yeri kaybedersem, dünyanın en büyük acılarına göğsünü germekten sonunda yırtılan bir kadının önce parmaklarını öldürdüğüm sonra da gömdüğüm yeri unuttuğum için ödüm kopar kendimden. Karnından başlayarak onu yiyip bitirenin bir katil ve ölü olduğunu duymasın isterim bu yüzden. Annem hassas ve meraklıdır, çabuk kırılır ve hızlı yaşlanır. Galiba onunla ortak noktalarımız da yalnızca bunlardan ibaret. İkimiz de korkaklığı, cesareti ve pişmanlığı aynı dengede sürdürebiliyoruz. Giderayak terk ettiğim ve tek elimle tutunduğum cehennemde avuçlarıma sadece yalnızlık sığdırıyorum. Büyük acılardan memnuniyet duymuyorum bu yüzden ve affetmiyorum hiçbir şeyi. Atfetmiyorum kimseye hoş sözler ve beddua. Biraz, hayatımı gözlerimin önünden geçirebileceğim o boş vakti arıyorum ve bulamıyorum. Ama nasılsın, diye soracak olursan eğer, yirmi üç yılın hepsi anlamakla geçiyor. Oysa, uzun geçen geceleri, sentetik maddeler ve sigara paketleriyle devirdiğimde anlamıştım, hiçbir şeyin kafamda kurguladığım gibi olmayacağını ama işte bir süre sonra daha da ileriye götürdü hayat, her şeyi anlamak zorunda kıldı beni. Oysa haberci değildim, peygamber, hiç. Ne önemi vardı, nasıl bir şey istediğimin? Nasıl bir şey isterdim, onu da unuttum gerçi. Hep, geçirdiğim kazalara verdim hafıza kayıplarını. Annem büyük bir kaza geçirmişti ve sonra hemen ben doğmuştum. Aslında benim bütün hikayem bu, daha fazlası değil. Devamı da Tanrı’nın işi. İleride asfalta düşerim de sokak çocuklarına anlatırım bu masalları diye şimdi unutturuyor bana geçmişimi. Bütün arzularımı ve isteklerimi, unutkanlığa bağışladım nasıl olsa. Oysa bir yardım kuruluşu değildim, bileklerine saatlerce bakan herkes, bu dünyada en az bir şeyi yenebileceğine inanır ya hani, ben de düşündüğüm her şeyi unutmaya mecburum, kendimi öldürmemek için. En büyük zaferi, kendimi öldürmemeye borçluyum bu dünyada ama başkalarına hiçbir şey! Silahımı ve gövdemi saklayacak bir yer bulamadım bu gece, oturdum tabureye, gazeteye çıkan haberleri okudum. Benden de kötü şeyler vardı hala, nokta atışlar, patlayan araçlar, tehlikeli şehirler. Siha destekli katliamlar. Bazı şeylerin raydan çıkmasına daha vakit olduğunu fark ettiğinde, hiçbir şeye karşı kayıtlı olamıyor insan tekrar ve o kadar da hevesli. Sadece tabancalara parmağımla cila atarken kendimi topluma yararlı bir birey gibi hissediyorum oysa. Yani düşünmek yerine efendi gibi kafama sıksam, toplum ve ben temizlenecekmişiz gibi geliyor ara sıra. Sonra o kadar da kutsal olmadığım, bir gereği yok bunların. Çünkü daha elimde tuttuklarımla bile ne bok yiyeceğimi bilmiyorum. Bir de kafamdaki kurguyla başa çıkamam. Oturma odasına geçip, kedileri ve perdeleri sarartana kadar sigara üstüne sigara yakıyorum. Benim için hayat, dört duvarlı bir odada nikotin almak ve uyumak arasında gidip geliyor. Ne zaman bir şey olsa ve arka sıraya geçsem, gözyaşlarımı tutamıyorum ben de Tanrı gibi. Pencerenin yanılsamasına damlayanın artık yağmur olmadığını anlayacak kadar büyüdüm. Kendimden de beter vaziyettekileri hayal etmek için en doğru adresteyim, oturma odasında. En arka sırada. Hiçbir şeyi hatırlatmıyor burası, acı ve tatlı. Duvarda asılı fotoğraflara bakıp geçmişe dönemediğinde, büyümüş ya da öldürülmüş olduğunu düşünüyor insan sadece. Ben her seferinde ilk seçeneği tercih ediyorum. Çünkü artık en arka sırada oturan her silik tip gibi, her şeyi uzaktan ve oturma odalarından seyrediyor ve anlıyorum. Belki bir şeyleri gözden çıkarmanın yetkisi bu. Ben de etkilerle sürükleniyorum, türlü kötülükle daralan bu coğrafyada. Yani, herkes kadar. Dönüp arada açıp bakacağım, özlemle arayacağım hiçbir şeyin kalmaması da sakinleştiriyor beni. Bugünün herhangi bir anlam ve önemi yok bu yüzden, yarının ve sonraki gününde. Herhangi bir sorumluluğum ve bir de bağımlılığım yok, eğer merak ediyorsan beni, bir önemi yok. Üstünden uzun zaman geçti, eski coşkulu kahkahalarım yok ama gülümsüyorum hala, sakatlandı diye koşmayı unutmayan atlara benzetebilirsin beni, kötümser bakmadan iyidir bu. Hiçbir yere basmadığımı düşünmenden iyidir. Ayakkabılarımı çizginin içinde görmen, yeterlidir benim için. Bir şeylerle başa çıkacak kadar hayatı öfkeli ve hırslı harcamamak gerekli. Bana bunu kimse açmadı muhabbet ortasında. İlk ben uydurdum bunu. Annem duyunca çok kızdı, bir intihar ettiğim bir de felsefe yaptığım için bana çok kızıyor annem. Çünkü iyi yakıştırmalarla bir annem süslüyor göz altımdaki taziyeyi. Başka da kimsenin suratına bakmıyorum zaten. Bir de ben, uyuyunca hayatın biraz daha çekilir kılındığını fark ediyorum. Mevsim geçişleriyle annemi birbirine çok benzetiyorum, yaşamaya dayanamıyorum ama ne de olsa yağmur yağıyor, güneş açıyor. Tüm çirkinlikleri iyi bir şeye andırarak geleceğe uzanıyorum. Anestezi etkisi göstermeye başlayan ruhumun damarı kesiliyor, istek bağım kopuyor, hep bir şeyden diğer bir şeye karşı ama ben hala ne zaman şık bir mezarlık görsem “İşte burası benim evim gibidir,” diyorum. Şimdi her şey boktan ama benim için de doğacak burada bir mayıs ya da mayın. İnanıyorum ve önemli değil. Gökyüzüne ve uzaklara baktığımda, döşenecek yazları tanıyorum. Yüzyıldır bir bokun iyileşmediği ve herkesin birbirini kesip doğradığı bu vahşette, cd açmayı seviyorum hala, saçlarımı taramayı, odalar arasında dolanıp mutlaka birinden içeri girmeyi, sıcak bir şeyler içmeyi seviyorum hala. Mayısın ya da mayının aynı an/da aklıma gelmesine ne gerek var? Sürdürürüm. İllüzyona kaptırırım kendimi, diğerleri nasıl yaşıyorsa ben de öyle yaşarım, hem öyle her şeyi bilmeden takılmak akıl sağlığını tetiklemiyormuş, patlamam ben de bir silah gibi. Hatta uzak durabilirim kabzalardan, hala sevebildiğim ve koruyabildiğim bir şeyler karşılığında. Yeşil reçetelerde ve arka bahçelerde gezinmedikçe gecenin esrarı, biraz içe kapanık çocuklar, bir daha dışına dönmüyor hayatın. Ben de onlardan birisiyim sadece, kopan damarlardan, iki kere düşünmemek için tek seferde uykuya dalmanın tüm meselesi olduğuna inandırılan herkesten sadece bir parça! Doğruları kabul edenim ben de ama yanlışları toplamaktan çizgisini şaşıranım hala. Doğru ya da yanlış, iyi bir yerdi burası da biz beceremiyorduk muhteşem olmayı, yeteneksizlikten değil fakat bambaşka bir gezegende hayat bulma gayretindendi tüm bu olanlar. Bambaşkalığı tasarlarken içine sıçıp bırakacağımız müthiş bir gezegen istiyorduk biz. İşte bu yüzden, hiçbir şey bize ait kalamıyordu uzun süre. Ağrının sıradan vakitlerde susması, kendini dinlemek için öksürmekten başlamak, bazen yeterli geliyor yarasını yeni yarayla kapatanlara. Ne de olsa pergelle çizilen dairenin dışına taşmadan kendi ruhunda açılan boşluğa sığınmak, içine kapanmaktan hayatın dışına dönemeyen çocuklara bir ülke gibi. Ben de onlardan birisiyim. Bir ülke değil, yalnızca içine kapanmış bir çocuk. Önemsemeyen ama hala bir şeylere baktığında tereddüt duyabilen bir çocuk. Katil ve maktul arasında silahsız ve savunmasız gezinen bir çocuk. Yaşam müdahalesinde bulunmamak için kanıyor ve kirleniyor sık sık gömleği ama çamaşır ipine asamıyor kaybettiği parçayı. Çünkü darptan felç olan başı, hala makinanın içinde. Yıkanırken parçalanan bir çocuğum ben de. Galiba sadece kavgaları durdurmak istediğimizde öldürülüyoruz her ikimizde.
Uzlaşma yerine, biraz uysallaşmak yerine, terk etme fikrine saplanan bıçağın iziyle uyanıyorum. Barışın sonlandığı mesafenin ince çizgisinde kopuyor kayış, yerinden oynuyor aklım. Biraz uyuşuyorum haliyle, ne de olsa boş ve dikişten geliyorum. Temeli sıkıntılı bir bina gibi etim, ayakta tutmuyor artık kemiklerim, bedenimi. Biri kazara öpse yere devrilirim ama ne de olsa mikrobun ta kendisiyim. Aklımda bilimin de tarihin de fiziğin de ve hatta dünya üzerindeki yedi bin dilin de kendisinde açıklayamadığı bir şeyler olduğuna inanan bir dünya düşünce yatıyor. İşte, beni mahvedeni tanıyorum, başını gövdesinden ayıranlarla çevrili ölü düşünceler. Halletmem gereken bir mesele gibi çözmeye çalışmıyorum onları, biliyorum ve bir önemi yok. Çünkü annem ilaçlarımı hala ilk çekmecede saklıyor ama eve girmeyen benim. Bu yüzden dönüyorum kapılardan. Bilmiyorum nereye gidiyorum ama hava almak için yürüdüğüm yerlerde anlıyorum, bir oksijen olduğumu. Öldükten sonra sıradan bir elemente dönüşeceğimi bir tek yürürken fark ediyorum. Belki kötü biri oluyorum belki mantıklı ama sırf hassas ve ağlak bir tip olmamak için birçok histen feragat ediyorum. Bir fark bulamıyorum artık, diğeriyle öteki arasında. Hazır hepsi bir aradayken, en iyi mesafe benim nasılsa. Gökyüzüne bakmıyorum artık, galaksilerle aramda yıldızlar var. Saat üçü beş geçe, ciddi ciddi makaraya aldığım mevzulara çok gülerken yakalanıyorum en büyük hastalıklara. Ama anneme sorsan bu aralar sadece delirdim ve tek başıma dirildim. Ancak ilk önce delirmiş olmam yeterli. O yüzden sen yine de her şeyi anneme sor, bilmek istediğin her şeyi sana o açıklar. Tanrı’yla arasında pek de bir fark yok nasılsa. Haybeye koydukları teşhis hepsi ve haklılar. Beni anlayacaksın, sinyalin çektiği bir odada ve sarhoşken telefonlarımı açtığında. Belki şimdi değil ama sonra. Hani, yatağından sıçrayıp gecenin bir yarısı sokağa çıktığında, sabahın beşinde dördüncü pakete sarıldığında anlayacaksın beni. Kapı kapı dolaşıp, ayaklarını sığdıracak bir tabure aradığında, ilaçlarının yerini unuttuğunda anlayacaksın. Hep çok sonraları en başa dönerken, beni ve yeryüzündeki her şeyin bir migren ağrısından başka bir şey olmadığını anlayacaksın. Belki sadece sevişerek terk etmekten nasibini alamayacak kadar uykusuz kaldığında.
op.280: feyza menteş, mikrop*
