Şu andan yıllar önceydi tarih,
Nefes alabilmek için içi boş karnımı büker,
Kahvenin ve mahallenin aykırı tonlarından bedenimde
Belirginleşmiş Adem elmamı kesiklere çarpmadan
Yosunlaşmış camdan kafamı çıkarmaya çalışırdım
Sürttürerek bazı kısımlarını, zaten ne manası vardı ki?
Bazen beni kardeşim duyardı;
Genelde erken kalkardık ikimiz de
Ben ev ısınsın diye perdeleri açar
Yüksek binaların gölgesinden görmediğim güneşi
Eve davet ederdim, hoşnut olurdu, gelmezdi
Kardeşimse duştaydı kısa da olsa duyardım şarıl şarıl
Uzun kalmaz hemen çıkar kaşınmazdı da vücudu,
Isınırdı buz gibi sudan sonra tahtalara uzanıp
Isınabildiği kadar!
Bir kolu yoktu onun ancak hiç kahretmezdi buna
Sonra bir geceleyin tarayıp da kıvırcıktan sakınan saçlarını,
“Bir kolum daha olsa, üşüyecek daha fazla yerim olurdu ağabey”
Pek kısaydı muhabbetimiz, intihar edememe gibiydi cevapsızlıklarım
Ardından bir gün çıkar da sokağa
Biraz turlardık sallanarak, gözlenerek
“Neden bu bakışlar üstümüzdeki”
“Halbuki üzerimizde hiçbir şey yokken”
Bilmiyorum neden, bıraktım anlamlandırmayı devrilen gözleri.
“Niçin bu bomboş bakışlar üstümüzdeki! “
Evdekiler aç,
Su ise burjuvazi olmuş yalnızca damla damla,
İntiharlar var benim yanımda,
Ve küçükçe bir odam, ağlak Peygamberlerle dolu duvarlarda
Ara sıra beyefendiler gelir de şükrederler, kahvehanede
Değişmiştir çoktan kılık-kıyafet genelde puro içerler
Peygamberlerden bahsettim, duvarlarımda dindar bir rutubet var benim
Melekleri siz göreceksiniz, çarpışacaklar sizin için
Bilemiyorum, hangileri günahlarınıza gardiyan olacak?
Ancak
Sizler tadacaksınız onların hiddetler ile boyanmış azaplarını
Kardeşim göremeyecek, bilmiyor ki azap nedir
Belki de tatmak isteyecek sonra hissedecek
Bilmiyorum neden, bıraktım bilinmezliğin merakını anlamlandırmayı
