Çoktan ölmüş çiçeklerin kokusu, yazmaya başladığım an ellerimde yeniden doğdu.
Bahçesindeki goncalar büyümek için bekliyorlardı ve genç kadın, bahçenin kapısını açık bırakıp evinden ayrıldı. Bütün hazırlıklarını dün geceden yapan alımlı genç kadın, her zaman yaptığı gibi buluşma yerine saatinden önce varmış ve kendisini kitaplara bırakmıştı. Buluşacağı delikanlının geç kalacağını düşündü oysa delikanlı, her zaman tam saatinde varmak isterdi. Bu tam saat inadı, üç dakika kadar geç kalmasına sebebiyet vermişti. Bu inadı yüzünden evden tam saatinde çıkmaya çalışmış fakat gelmeyen otobüsten dolayı üç dakika gecikmişti. Kadın bunu sorun etmedi. Buluştukları an, kollarını açıp genç erkeğe sarıldı. Bir sola doğru bir de sağa doğru iki sarılma izledi, tren istasyonundaki tüm yolcular. Onlar yalnızca sarılma izlemesine rağmen, iki genç birbirleriyle bütün oldukları kısa bir an geçirmişlerdi. Biletler verildi, trene binildi. Genç adam uzun yola çıkmadan tuvalete girmek istedi, genç kadın ise beklemenin kendisine hiçbir şey kaybettirmeyeceğini açıkladı. Söylenmedi, sıra olmasına rağmen erkeğe bunun doğal bir durum olduğundan bahsetti. Genç kadın bir cümle daha edecek olsa “Bu kadar zaman beklemişim, on dakika daha sabredemez miyim sence?” diyecek gibiydi. Fakat erkek, o cümleyi duymaya fırsat bulamadan tuvaletin yolunu tuttu.
Treni zamanında yakaladılar, biletlerinin numarası olmasına rağmen daha güzel bir manzara bulmak için trenin içinde arkaya doğru yürümeye başladılar. Genç kadın, kaybolmamak için erkeğe, onu takip ettiğini söyledi. Genç adam, düz yolda ne kaybolması klişesine girmeden iyi bir yer gösterdi ve kadının memnuniyet gülümsemesini gördükten sonra oturdu. Yolda küçük çocuklar, onların sohbetlerine eşlik ettiler. Birbirlerinin bilekliklerine baktılar. Kadının altın bilekliği yanında erkeğin gümüşe benzeyen ama çelik bilekliği sönük kalsa da kadın, bilekliği kendi elleriyle erkeğin bileğine taktı ve anladılar ki altın kadar değerli olmuştu, bileklik.

Tren, gidecekleri yere varmış, iki genç trenden beraber inmişlerdi. Dışarı çıktıklarında bir gül satıcısı kadına yanaşmış ve adam hemen uzaklaşmıştı. Kadın, ilk gül satıcısını uzaklaştırırken yanına diğerleri yanaştı. Bir abluka altına alınan genç kadın, güzelliğinin kurbanı olmuştu. Adam elinden tutup kadını oradan çıkarmalıydı fakat arkasına bile bakmadan uzaklaştı. Her ne hikmetse adam bu gül satıcılarını tanıyor gibiydi. Onların huylarını bildiğinden dolayı kaçmıştı. Kadın buna takılmadı zaten adamın da böyle bir hikâyeye ayıracak vakti yoktu. Kadının güzelliği gülleri soldurmaya başlayınca kalabalık dağılmış ve iki genç yeniden yan yana yola çıkmışlardı, sıradaki durakları şehrin en görkemli ve en eski sahafıydı. Kadın burayı şu an genç olmasına rağmen daha genç bir vakitte gezdiğini ve daha sonra da hiç gelmediğini anlatmıştı. Adam ise ilk defa gidiyordu. Fakat buna rağmen rotayı delikanlıya bırakmıştı. Delikanlı ise kaybolabileceğinden bahsediyordu fakat kadın bu kelimeyi duymasına rağmen yalnızca gülümsüyordu. Velhasıl kaybolup, yola çıkıp sonra yeniden kaybolup gidecekleri yere vardılar.
Kapıdan girer girmez kadın sobanın olduğu yere koştu. Adam ise gördüğü ilk pembe kitaba bakıverdi: Dostoyevski’den Tatsız Bir Olay. Burası, kitapları çok seven iki insanın kavuştuğu yerdi. İkisi de büyülenmiş gibiydiler. Kafalarını çevirdikleri her yerde kitaplar vardı. Hatta etraftaki insanlar, onları birbirlerine bakarken gördüklerinde iki kitabın birbirine baktığından emin şekilde duruma şahitlik etmişlerdi. Daha sonra edebiyat, hukuk, tarih, solcu dergiler ve şiir türündeki kitaplar derken keyfi olarak yazılmış kitapları gördüler, biraz güldüler. Genç delikanlı resimli kitaplara da bakarken, genç kadının eline aldığı her kitabı kokladığını fark etti. Daha sonra kadından gelen öneri üzerine elindeki pembe kitabı kokladı. Fakat küf kokusundan rahatsız olup yüzünü ekşitti. Kadın gülümseyip üst kata çıktı, adam onu izledi. Fakat burası yasak bölgeydi. Koleksiyon sahiplerinin ve yalnızca özel alıcılara açık bu kattan küçük bir uyarıdan sonra ayrıldılar. Gelen uyarıları genç adamı korkutsa da kadın, haklı haklı konuştu: “Madem yasaktı, neden bizden önce birileri daha çıktı? Hem yukarıya çıkan kapı açıktı hem de hiçbir yerde yukarısı yasaktır tabelasını göremedim. Bize hiçbir şey yapamazlar, benim turuncu kuşağım var!”
Sahaftan ayrıldılar ve uzun bir patika gibi gözüken ama beraber yürüdükleri için kısalan, sahilinden boğaz manzarası gözüken ve kalabalıkla dolup taşmış o yolu yürüdüler. O yol onları aşıklar tepesine çıkarmıştı. Kadın, buranın aşıklar tepesi olduğundan habersizdi. Çünkü buranın ismini adam koymuştu. Ona göre aşıklar tepesi, tepenin gösterdiği manzaraya aşık olduğundan bu ismi almıştı. Birbirlerinden haber aldıklarında sıkça konuştukları konu yeniden gündeme gelince aşıklar tepesinde, manzaraya karşı -yani birbirlerine bakarak- sohbet ettiler. Hemen ardından adamın karnı guruldadığı için kalktılar. Yalnızca yürürken karnının acıkmadığını söyleyen adam, kadını asma köprülerden taşlı bayırlara kadar yürüttü. Kadın bundan şikayetçi değildi. Dönüş yolunu hesaplarlarken adamın aklına bir fikir gelmişti. Eve dönmek yerine sabah dörde kadar vakti olan bu kadına geziyi dolu dolu yaşatmak istiyordu. Vapura doğru yürürlerken genç bir çocuk, delikanlıya omuz attı. Yanındaki kadına saygısından sesini çıkarmayan delikanlı, içten içe gence öfkelenmişti. Kadın hemen atıldı: “İstersen onu döverim. Benim turuncu kuşağım var!”

Kazasız belasız vapura bindiklerinde adam, kadını soluna çekti. Kadın nedenini sordu ama adam cevaplamadı. Asıl neden, rüzgârın geliş yönüne bakıldığında, kendisine gelmesini istememesi ve bunu açıklarsa bütün karizması çizilecek korkusuydu.
Vapurdan indiklerinde bir otçul ve bir etçil olarak ortak bir mekân bulmalıydılar. Genç kadın uzun bir telsize sahip telefonunu çantasından çıkartırken adam gazeteden restoranlara bakıyordu. Birkaç yer buldu fakat nerede olduklarını bilmedikleri için ne zaman bulabileceği konusunda kuşkuluydu. Kadın bunu da sorun etmedi. Yola çıktılar, trafik kalabalıklaşmış, insan sayısı artmıştı. Kadın adamın koluna sokuldu ve adam ne yapacağını bilemedi. Elini cebine mi koymalıydı yoksa karnının hizasında mı tutmalıydı, bilemedi. Kadın yine sorun etmedi. Adam, gazetedeki yerleri gördü. Fakat bu güzel sıcaklığı soğutmamak için mekânları görmemiş gibi yaptı. Sonra başka bir sahaf buldular, kitaplardı kasetlerdi derken tütsü kokuları eşliğinde oradan da ayrıldılar. Vardıkları yerde kaybolmuşlardı. Adamın şekeri düşmeye başlamıştı ki köşedeki mahalle bakkalından aldığı çikolatayı iki ısırıkta yiyivermişti. Kadın, yemekten önce yediği tatlı yüzünden adama kızmış olsa da kıyamadı. Birkaç adımdan sonra manzarası başka güzel bir bayırın başına geldiklerinde kadının mutluluktan başı dönüyordu. Bir an bayırı yuvarlanarak ineceklerini düşündü adam, daha sonra koluna girerek ağır ağır indiler. Adımları artık yavaşlamaya başlamıştı ki şans eseri bir yer buldular. Oradaki menüden istedikleri sonucu alamayacak olsalardı, kadın adamı bayılmasın diye kenara çekip simit ikram edecekti.
Yemeklerinde, ilk buluşmanın utancı kalkmış, yıllardır birbirleriyle yemek yiyor rahatlığı yer bulmuştu. Kadın pizzasının üzerine ketçabını sıkıyor ve büyük bir keyifle yemeğini yerken adam ekmeğine bol gelen etiyle cebelleşiyordu. Bir de masanın üzerinde bir sinek uçuşuyordu. Bunun nedeni masadaki ve masanın yanındaki çiçeklerden kaynaklanıyordu. Kadın yemeğini yerken adam durup baktı, bir ona bir de evlatları olan çiçeklere bakıyordu. Sanki çiçeklerin tanrıçası karşısında duruyor gibi hissetti. Fakat yemek yemekten o kadar yorulmuştu ki konuşmak yerine izlemeyi seçti. Masadan kalktıklarında kısa bir hediyelik eşya dükkânına bakındılar. Kısaydı çünkü kalabalıktan yorulmuşlardı. Her ikisi de insanların içerisinde yalnız kalmayı istiyorlardı.
Dönüş yolunda adamın aklına başka bir fikir geldi. Yolu biraz daha uzatıp vapura binmek… Adam vapuru, denizi çok seviyor, evinden her dışarı çıktığında mehtaba doğru dalıp gitmeyi amaçlıyordu. Bu amacı ona inanılmaz derecede huzur veriyor, kendisini denizin üzerinde dalgalanırken bulunca keyfe varıyordu. Bu keyiften mahrum kalmamak için yeniden vapura binmek adına yolunu uzatmayı teklif ettiğinde, kadın çoktan o tarafa yürümeye başlamıştı. Adam birkaç saniye arkasında kalmış, uzun zaman sonra başına gelen felaketi iliklerinde hissedebilmek için kadının adımlarını izlemişti.
Adam, kadının yüzüne değen siyah lekeyi silerken, kadın sessiz şekilde kalmıştı. Bir an etraftaki herkes durmuş, ortaya kameralar çıkmıştı. Bu anın ölümsüzlüğü için kimse nefes dahi almıyordu. Sufleler verildikten sonra kadın rolünü gerçekleştirdi. Adamın bıyığında duran, şekilsiz beyaz tüye dokundu. Adam donakaldı. Senaryoda geçmemesine rağmen adam bir süre hareket edemedi. Sonra birbirlerine gülümsediler, hayat olağan akışına devam ederken kameralar uzaklaştı, saat akşama doğru yaklaşıyor olmasına rağmen hava daha bir aydınlıktı. Senaryonun içerisinde sürpriz bir sarılma gizliydi. Fakat adam cesaret edemedi. İki kol bir bedenin huzurunu tatmak yerine, sessizce kadını izledi, kadın ise habersiz şekilde denizi…
İki genç Kabataş iskelesinin hemen önünde sohbetlerini kısa bir süreliğine sonlandırmış ve gişelere doğru ilerlerken, sokak satıcısı tabloları diziyordu. Tam o sırada iki yaşlı adam tablolara bakıp teknolojinin sanata olan etkisini konuşmaya başlamışlardı.
Gişelerden geçtikten sonra önlerindeki kadın arkasına dönüp el sallıyordu, gişenin diğer tarafında bıraktığı sevdiklerine…
İki genç sırayı takip ederken yeniden konuşmaya başlamış; zarif çıtır, yanındaki delikanlıya kabanını vermeyi teklif etmişti. Çünkü sabahtan beri kombini hakkında birçok farklı görüşe rağmen, onun kombini güne uygundu. Fakat akşam olana kadar kimse bunu anlamamıştı. Kaban teklifinin ardından, genç kızın annesinin medyum olduğunu öğrenen delikanlı fal baktırmak için kahve içmeyi teklif etmişti. Fakat zarif çıtır, yalnızca yoga dersi alırsa kahve içebileceğini biliyordu ve bunu net olarak ifade edememişti. Bu konuşmaların nihayete varmadan vapura varmışlardı.

Vapura bindiklerinde dışarının soğuk olacağını söyleyen delikanlı, aşağıda oturmayı teklif etmiş fakat tüm gün boyunca hep kendi dediği olduğu için oturma yerinin seçilmesini de güzel ve zarif hanımefendiye bırakmak istemişti. Arkalara doğru ilerlerken genç kız seçimini yapmış ama aksi beyefendi bu seçimi beğenmeyip ve biraz da tüm salonun hâkimiyetine nail olmak için hanımefendiyi başka bir yere davet etmişti.
Arka kapıya yakın bir yere oturduklarında yukarıdan sıcak bir esinti geliyordu. Arka kapının açılıp kapanmasının verdiği soğuk, ciddi derecede hissettirmiyordu. Yine de delikanlı sormak istedi: Eğer burası çok sıcak ise başka yere geçebiliriz.
Kendisini bir rüyada gibi hisseden güzel hanım, sorulan soruyu duyana kadar yukarıdan sıcak bir esinti geldiğinin farkında değildi.
Nihayet tüm yolcular vapura binmiş ve hareket saati tabelada gösterilen saatten beş dakika geç olarak hareket etmişti. Bu sırada delikanlı, sırt ağrısı çekmemek adına elini tahta oturakların arasındaki çizgide uzattı. Bu aynı zamanda genç hanımefendinin saçlarının olduğu hizaya denk geliyordu.
Birbirlerine çocukluk ve çocukluktaki sevgi konularından, hayatlarından ve hayatlarındaki insanlardan örnek verirlerken genç kız biraz duygusallaşmıştı. Bunu fark eden genç delikanlı ve tabii ki biraz da odaklanamamasının ya da kafasının bilinenden farklı çalışmasından dolayı ona sallanan geminin ne kadar güzel hissettirdiğinden bahsedip perdeleri göstermişti. Akıllı genç kız, soldaki perdeleri gördüğünü gösterse de bizim deli oğlan sağdaki perdelerin daha güzel sallandığından emindi. Ve ısrarla kızın o tarafa bakmasını istiyordu.
Bu sırada delikanlı, genç kızın saç tellerinin ucuna dokunuyordu. Birbirleriyle konuşmaya devam ediyorlardı. Sıcaklıktan, günün yorgunluğundan ve huzuru hissetmenin ardından genç kız, delikanlıya doğru yaslanmıştı. Ve sohbetlerinin sonuna doğru delikanlı neden bu kadar çok “bence” dediğini açıkladı. Daha sonra gemi limanda durdu, yolcular inmeye başladı fakat onlar yerinden kalkmadı. Genç kız, yanındaki gence sordu: Buradan hiç kalkmazsak ne olur, diye ve genç adam cevapladı: Güzel bir hikâye oluruz.
Tüm yolcular gittikten sonra huzurun, orada bir vapurda olmadığını bilmelerine rağmen yerinden kalkmayan iki insana, vapurun fedaileri hızlı adımlarla yürüyor ve yüksek bir sesle gemiyi hızlıca terk etmelerini söylüyorlardı. Genç adam biraz irkilmişti bu durumdan ve rahatsızlığı, genç kızın saç tellerinin ucuna dokunmayı bırakmasından belliydi. Bunu fark eden güzel kız, güzelliğini bir kenara bırakıp turuncu bandanasını başına bağlayıp dokuz kaplan hareketini yapmıştı. Genç kız, Jackie Chan’in, yanındaki beyefendinin en sevdiği film karakterlerinden biri olduğunu bildiği için bu hareketle onu etkilemek istemişti. Çünkü bu hareket, 80 Günde Devri Âlem filminden alıntıydı. Bu film ise gencin tekrar tekrar başa sardığı nadir filmlerdendi. Fedaileri alt eden kadın, kibarca uyarılsaydık kalkardık derken elini gence uzatmış ve gülümsüyordu. Şaşkın delikanlı, kadının elini tutarken toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin tabularının yıkıldığından dolayı gülümsüyordu.

Kadıköy’e vardıklarında limanın üst katındaki kitapçıda zaman geçirmeye devam ettiler. Vitrinde duran güzeller güzeli fincanları seyre dalan adam, kadının kulağına “İstersen bunları senin için çalarım, benim turuncu kuşağım var!” söylemlerini duyunca irkilip gitmeyi teklif etmişti.
Sahaftan metroya geldiklerinde elli yılı devirmiş gibiydiler.
Adam kadının yüzüne baktıkça huzur buluyor, huzurun ötesinde birçok duyguyu hissedebiliyordu. Bunların başında korku gelmesine rağmen, sevgi de ön plandaydı. Gişelerden geçip, merdivenlerden indikten sonra metroya ulaşmışlardı. Kadın yalnız oturmaya gönlü razı gelmediğinden, genci kucağına almış bir durak böyle devam etmişlerdi. Yanlarındaki yaşlı amca kalkınca, kolundan tuttuğu gibi yanına oturtmuştu. Bu sırada mektupların zarfları çıkartılmıştı. İçerisinde yazanları çokça merak ediyorlardı. Kadının mektubu dolup taşıyor gibiydi. Adamın mektubu biraz sönük kalmıştı. Mektupları birbirlerine verdikten sonra adam, kadının ellerini tuttu. Önce bir halay pozisyonu şeklinde, yalnızca serçe parmağına dokundu. Bu onun elini kavrayabilmek için ilk adımdı. Daha sonra ellerinin aynı olduklarını fark ettiler. Elleri, tıpkı bir yaraya benzer gibi aynıydı. Eklemlerindeki çizgiler, tıpatıp dedikleri kadardı. Adam mektubu poşetine koydu. Kadın çantasına attı. Güzel sohbetlerinin ardından veda vakti geldiğinde adam, yolu vapura uzattığı için üzgündü. Belki başka bir dönüş yolu, sarılmalarını engellemeyecekti. Yine de elini yolcu etmek için omzuna koyduğunda, kadın dönüp sarıldı. Yanaklarını birbirlerinin yanaklarına değdirdiler. Adam inmek istedi ama yapamadı. Kadın onu tutup çekmek istedi, tutup metrodan almak istedi. Fakat o da yapamadı. Banka oturup suyunu çıkardığında kapılar kapanıyordu. Araç gidene kadar adam defalarca dönüp dönüp baktı, kadın gözlerini ayırmadı.

Nihayet uzaklaştıklarında, metro soğumaya başladı. Sanki bu iki insanın birbirlerinin yanındayken yaydığı enerji ortamı ısıtıyordu. Adam mektuplarını açamadan yanından çıkan hediye ve küçük nota baktı. Yüzünde tatlı bir gülümseme vardı.
Kadın mı? Kadın bilinmiyor.
Adam daha sonra mektubu açtı. Şiirlerini okudu. Onlar başkası tarafından üretilmiş olsa da adam için kadın tarafından yazılmıştı. Belki yalnızca kâğıda değildir. Fakat biz yalnızca kâğıda yazıldığını görebiliyoruz.
Kadının bahçesine gittiği zaman goncaların yeşermeden solduğunu ve çitlerin üzerine kazılı küçük bir not gördü. Elindeki kasımpatılardan bir tanesini oraya bırakıp on üçüncü kasımpatıyı da yanına alarak gitti. Notta Can Bonomo’nun İki Çocuk şiirinden şu dizeler yer alıyordu:
”Uçurtma uçuralım dedik misal hava güzeldi
O gün başladı yağmur
Durmadı İki paralel çizgi çekti bizi kader
Yan yana
Ve fakat asla beraber değil.”
Çizimler: Didem Öztürk
