op.310: batuhan durak – örneğin davlumbaz diyorum*


Ispanaklı börek. Yumurta sarısı. Arap Yarımadası. Hıdırellez.

İçimde ona karşı duyduğum özlem duygusu ne zaman kabarsa, bu yola başvuruyorum. Beynimin hangi bölgesinde, nasıl ve ne şekilde yer ettiklerini bile tahayyül edemediğim birbirinden alakasız kavramları gelişigüzel ortaya saçıyor, bir nevi kusuyorum. Ona dair kıpırdayan, ayaklanmaya çalışan her neyse; onu ait olduğu yere, zihnimin en derin, en ıssız, en bulanık odacıklarına geri gönderiyorum.

Onu hatırlatan her türlü düşünceden uzaklaşmak için zihnimde bir düşünce kaosu yaratıyorum. Onu hatırlatan her türlü düşünceden uzaklaşmak için benzin döküp çakmakla tutuşturuyorum zihnimi. Onu hatırlatan her türlü düşünceden uzaklaşmak için onu hatırlatan her türlü düşünceyi halının altına süpürüyorum. Onu hatırlatan her türlü düşünceden uzaklaşmak için zırvalıyorum, saçmalıyorum, belli belirsiz kavramlara kafa atıyorum.

Beni terk etmesinin üzerinden 10 ay geçtikten sonra başladım, bu kavram curcunası yaratma işine. Ve inanır mısın, çoğu zaman işe yarıyor. Yorucu ve yıpratıcı olsa da işe yarıyor. Elbette bazen onu zihnimden uzaklaştırmak isterken daha da yakınlaştıran sözcüklere yakalanıyorum. Mesela onu zihnimden defetmek için ortaya saçtığım alelade kavramlardan biri, onunla geçirdiğim günlerden bir anıyla örtüşüyor. Tam o anda, işler iyice sarpa sarmadan hemen o kavramdan kaçıyor, zihnimin koridorlarında yolumu değiştiriyorum.

Nasıl yapıyorum bunu? Örneğin davlumbaz diyorum. Sorun yok, süper. Kadeş Antlaşması. Gayet iyi. Çay bahçesi. Çay bahçesi mi? Ha siktir. Yakalandık. Onunla yeni tanıştığımız zamanlarda gittiğimiz çay bahçesinde gözlerinin büyüsüne kapılmış, heyecandan elimi ayağımı nereye koyacağımı bilemediğim bir anda, kaynar çayı olduğu gibi üzerine devirmiştim. Ben onun için yanarken, o çayın sıcaklığından yanmıştı. Benim salak sakarlığım mucizevi bir şekilde aramızdaki samimiyeti artırmış, sanki aramızdaki ciddiyetten yapılma camdan duvar, o gün, o çay bardağıyla birlikte kırılmıştı.

Neyse. Hemen uzaklaş çay bahçesinden. 1946 Genel Seçimleri. Fiber internet. Yangın söndürme tüpü. Sözcü Gazetesi. Turgut Özal. Hiç beklemediğin bir anda Turgut Özal ile yüz yüze gelebiliyorsun. Bu yöntemin dezavantajlarından biri daha. Olsun. Olacak o kadar. Hem hangimiz altı yağmurlu suyla çamurlaşmış kaldırım taşına basıp paçamızı pisletmiyoruz ki?

***

17 Nisan Çarşamba. Benim için dünyanın en sıradan günlerinden biriydi. Altunizade’den Üsküdar’a inmek için metroya bindim. Bindiğim metronun ters istikamette ilerlediğini ancak metro kapıları kapanırken fark edebildim. Onunla birlikte olduğumuz zamanlarda da sık sık aynı hataya düşerdik. Ta taa. Haydi başlıyoruz. Özlem krizi yükleniyor. Hatta bir keresinde, öyle hararetli bir tartışmanın içindeyken yaptık ki bunu, son durağa gelene kadar yanlış yöne giden metroda olduğumuzu anlayamadık. Hemen araya girmem lazım. Son durağa geldiğimizde de hangimizin daha dikkatsiz olduğuna dair tartışmıştık uzunca bir süre. Saymaya başla artık. Tabii ki bendim daha dikkatsiz olan. Aksi mümkün müydü zaten? Tamam başlıyorum. Saymaya. Daha doğrusu sayıklamaya.

Perde.

Mutfak penceresinin önünde sigara içerken fark etmeden perdeyi yakışı geldi gözümün önüne bir anda.

Sorun yok, perdeyi boş verelim.

Cami.

Aşırı sarhoş olduğumuz bir akşam, aniden çişi geldiğinde “En son 12 yıl önce camiye girmiştim,” diyerek camiiye koşuşu…

Tamam. Kötü bir tesadüf. Bir daha deneyelim.

Çanakkale Savaşı.

Büyük dedesinin Çanakkale Savaşı’na katıldığını ama kahraman sayılamayacağını, Anzaklara kadın pazarlayan bir pezevenk olduğunu anlatırken yüzüne yayılan müstehzi kıkırdama…

Yok artık ama.

Cüce.

Cüce olsaydım yine de beni sever miydin?” diye sorup cevap vermemi beklemeden “Hiç boşuna kendini yorma, ben senin ne kadar şekilci bir insan olduğunu biliyorum zaten.” diye çıkışması…

Ne bu şimdi?

Rastgele aklıma getirdiğim en alakasız sözcükler bile ona çıkıyor, onu hatırlatıyordu. Onu görmezden gelmeye, silip atmaya, yok etmeye çalıştıkça tüm düşüncelerimi, hatta henüz düşünmediklerimi dahi ele geçiriyordu.

Metrodan inip eve gelene kadar devam etti bu böyle. Eve gidince de bitmedi. Yemek yedim, çamaşırları makineye attım, çamaşırları makineden çıkardım. Hala aynı. Değişen bir şey yok. Dokunduğum her sözcük elimde kalıyor. Zihnimin hangi odasına girsem karşıma o çıkıyor. Kafamı boşaltmak için bir şeyler okumaya yeltendim, yok. Kitaptaki her sözcük onu çağrıştırıyor. İşin iyice çığırından çıkmaya başladığını anlayınca uyku haplarına sarıldım.

Nasıl uyuyakaldığımı, nasıl uyandığımı ve nasıl uyanır uyanmaz “Hemen bir sigara içmem lazım…” diye sayıkladığımı hatırlamıyorum ama “İçme şu zıkkımı artık. Hadi salaksın, laftan anlamıyorsun, onu anladık da bari kahvaltıdan önce içme.” diye üzerimdeki yorganı çekiştirmesini çok net hatırlıyorum.

Senden kurtulmanın tek yolu kendimden kurtulmak mı peki?” diye sorduğumu hatırlamıyorum ama “Bir dene istersen…” deyip gittiğini çok net hatırlıyorum.


Yorum bırakın