en dik yerinde şehrin
doğa dengeliydi
ekme biçmeyi
zamanlamayı halletmişti tanrı belli ki
anlara sarılmak istediğimde
yolu uzattım ve sözümü de
“o iyi tercümeye ihtiyacım var” dedim
çürük söz sevmiyordum çünkü”
anlamak gerekiyordu ayrımdı bu
vazgeçiyor olmak için mi yapılmıştı sokaklar
kerpeten taşıyordum çantamda
anlamamak adına
“kelebek sergisinden de bahsetsene
taş gibi rüyasın” dedim bir akşam üzeri ona
“bir sıfır kazanıyorum orada”
aklımdaydı hâlâ açamadığı tüm şişeler
kurtulamıyordum bundan
diyaloglarla bile on dört dokuz oluyorduk
“azalt bu farklı düşünceleri
azaltmasan da olur siktir et ya da
daha da çoğalt”
berberleri bekledi
kapı önü sigarası ve
seçti sonra birini
sıvazlayarak devam etti çenesini
“alışkanlık tanrıdan bile güçlüdür”
dedim
nereye uz dediğimi biliyordu
anlatmanın güzel olduğu yakın anları
“bu saatte uzak rüyamız güzel
şimdi kırık havayla sığarız her yere”
o aykırı coşmaların alt tabakasına indi
gördü sevmediğimi kendimi
biliyordu neyin hangi sosla gittiğini
hıyarları ince uzun istediğim gibi dilimledi
ısmarladığı anlarda bütün bunlar varken
kapının önünde izmarit bıraktım ben sadece
hikâye
başka bir şehrin en yakın
en dik yeriydi
anlatırken devirmemeye çalışıyordu önümdeki kadehi
elementleri gördüm
gülünce dağılıverdi saçlarım
aktı makyajım
o pime dokundum
okşamayı özletmek:
savaşmıyorsak yapacağımız belliydi gitmeden
kendini kandırabilirdi tanrısını sollayan
kapitalizmin batağında ben
kaçıncı seferdir sattığım düşlerin
rengini değiştirdiğimi sordu bilmesine rağmen
hiçbirinde bir söz yoktu
ve özgürlük değildi bu
sadece bir temsildi rüyadan kalan
sağ tarafına geçti evyenin
bir bacağını bir bacağının üstüne koydu
yarı açık camda herkes rasathanesini gördü
güldü
“okşamayı özlettin” dedi içinden
gençlik romanlarındaki tuzluluğu bulduğunu biliyordum
şerefine bir tokalaşmayla
“ev yapımı bir rüyaya da sen olur diyeceksin
kendi sallanmışlığında hep sevdiğin kadar yalnızsın”
demedim
pimi tercih ettim hep
labirentler yoktu
gözümde kapanlar da
halkaların halklarla buluşması için
ben hiç bir daveti kaçırmadım
o işe hiç gelmedi onlara
şimdi ölecek kadar bilemeseydim hepsini
bir daha rüyamı kandıramazdım
yukarıda hep temiz deniz hep temiz kuşlar arayan
değildik altında yerin
ellerinde fütürizm
ellerinde başıboş ve çekici yanık kahve kokusu
güzel olan yavaş dönen şeydi
dünya
başım ya da başka herhangi bir fikir
boynuma sokulduğu zaman aralarında
“bak kendimden bile sıkıldım” dedim
“bir sona bari gel
orada sigarayı karttan geçme muhasebesi olmuyor hem
sanat bizi doyuruyor
enteresan”
zamanın fikir zoruna mental kargaşa
kendini bir çırpıda yırtınca
hayat gözümün önüne düşüverdi
başka bir şehrin yeraltında sakladığı teri
kurumayacaktı belli ki
dedikleri kadar vardı
yıllanmıyordu yıllar ıslanınca
çekyatın üstüne birkaç pazarlık poşet bırakıp
soyverdim içinden bir elmayı
ısırırken yarı açık pencereden rasathaneye baktım
farklı rüyalar için farklı malzemeler vardı
bir ayağımı diğer ayağımın altına aldım
benim uzun kollarımı yollara bakınca fark etmezdi
insanlar
yorulduğumu
bazen tükürdüğümü yaladığımı
ikiyüzlü olmayı hiç istemediğimi
bir arkadaşının fırından getirdiği
köy ekmeğini bandırmak için
sakladığım ayakkabıları çıkardım
acı zeytinyağının en iyisini biliyordum
hiç üşenmeden parmak ucundan yine ölüme yürüdüm
gözünün halkasında halkları aramadım hiç
tane karabiber eklediğim turşu kavanozunu
açarken
kendim için değil
rüyam için uzun uzun gülümseyerek baktım ona
