op.330: sylvan clownson – eve dönüş masalları*


Gerçek olayları anlatmaktadır.

1. Kısım – Üç Küçük Çocukçuk

İşten çıktım. Metroya doğru yürüyorum. Önümde üç genç erkek konuşuyor. Genç derken endüstri meslek liseli. Biri diğerlerinden daha özgüvenli. Havuza gideceğinden, daha önce de gittiğinden, onları da bir gün götüreceğinden bahsediyor.

“Havuza gittik Emin’le. Kızlar vardı. Bize su attılar, biz de onlara attık.” Tabi deliriyor anlatırken.

Sonra diğeri lafa karıştı.

“Siz de bu Emin’le ne zaman bir yere gitseniz hep kızlar. Paso kızlar… Nerde bu kızlar? Sıraya girmişler sanki amk.” İnanmıyor anlattıklarına. Hem sitemkâr hem biraz kıskanarak makaraya sarıyor.

Soldaki daha suskun. Ve diğerinden daha çok inanmıyor. “Her akşam başka kızla başka macera,” diyor bıyık altından. Kızsız, makus talihinden ve endüstri meslek liseli sosyalliğinden mustarip belli.

Yalan mı söyleyeceğim lan!” diye parlıyor müddei. “Mis gibi takıldık oğlum. Çok güzel kızlardı. Bikinili. Sen hiç bikinili kız gördün mü konuşuyorsun?”

Gördüm nolcek?”

Gerçek kız diyorum olum.”

Yalan söyleyemeyecek kadar görmemiş. “Oğlum bu kızlar da hep size geliyor bize hiç gelen yok. Sanki bu Emin şey…”

Ney?”

Şey işte…”

Aklına gelmiyor. Biliyor kelimeyi ama hatırlayamıyor. Dilinin ucunda. Kıvranıyor. Öbür ikisi de baskı yapıyorlar, aksilik.

Pussy Magnet?” diye sordum yanlarından geçerken.

“Evet abi evet! O dediğinden. Anlamını biliyorum ama aklıma gelmedi.”

Ben gereksiz bir kahramanlık örneği sergileyip çocuğu kurtarınca rahatlıyor, dökülüyor bütün meseleyi.

Abi bunun Emin diye bi arkadaşı var. Bu ikisi sözde her akşam Emin’le bir kız muhabbeti yaşıyorlar.”

Oğlum,” diyor “biz sizin gibi evde durmuyoruz, sürekli çıkıyoruz. Motorumuz var bizim.” Bir anlığına bana kendini anlatma ihtiyacı duymuş olmalı. “Abi bak motorumuz var bizim 300 milyonluk. Bakıyorlar abi” Motorun markasını falan söylüyor. Diyor ki, “Abi sen söyle bu motora kız bakmaz mı?”

Bakar. Niye bakmasın?” diyorum. Motordan hiç anlamam.

Aralarındaki birkaç yılın intikamını alırcasına, “Abi kolpa bu ya. Reyzig dediği motor sucu motoru.” diyor az konuşan. Sıfat olan emin olana dek bekledi. İçlerinde en akıllısı o gibi duruyor ama zeka filan değil, temkin. Bilmediği için susan erdemli insan. Tek sıkıntı o kadar genç ki erdemin farkında değil hormondan.

Takılın,” diyorum. “Gençsiniz. Belki bir gün size de kızlar su fırlatır.” Diğerine göz kırpıyorum.

Sen ne iş yapıyorsun abi?” diye soruyor sıfat olarak emin olan.

Hikâye yazıyorum.”

Sanki az önce hiç mevzu konuşulmamışçasına konu bana dönüyor. “Mesela şimdi istesen hemen bir hikâye yazabilir misin?”

Tabii,” diyorum “hay hay.”

Metro turnikelerine yakınız artık. Otomatın önünde ayrılmadan önce başlıyorum çocuklara hikayemi anlatmaya.

Önümde üç genç erkek konuşuyor: Havuza gittik Emin’le. Kızlar vardı. Bize su attılar biz de onlara attık. Bikinili kızlar.

Siz hiç bikinili kız gördünüz mü? Gerçek kız?”

***

2.Kısım – Kötü Kurt

Eve dönüş yolunda hem yol geçsin, hem aradan çıksın diye telefonuma bu hikayeyi yazarken koca kafam ve kocaman gözlerim yine bir detaya takıldı.

Bir kız çocuğu, babasının elinden tutarak karşımdaki koltuğa oturdu.

Küçük kızın yüzüne baktım. Bir tür mental hastalıktan mustarip olduğunu düşündüm. Kafası vücuduna oranla biraz büyüktü konuşurken dişlerini gördüm ve çarpıktı, acayip derecede.

Şehir stresi, yoğun iş günü ve iş çıkışı metro kalabalığından sıkılmış dram yaratmaya yer arayan kocaman beynim durmuyor, sürekli ve bitmek tükenmek bilmeyen düşüncelerle durak durak evime yaklaşıyordum. Dram hayvanı değilim. Yer değiştirmek istedim ama oturacak bir yer bulmak gerçekten bir lüks. Hasta, çocuklu aile, hamile, sakat, yaşlı, ceset… Kimseye yer vermek, adetim değildir.

Küçük bir çocuk hakkında önyargılı davrandığım için kendime kızarken çaktırmadan kızın babasına baktım.

Adam uzun boylu, toplanacak kadar uzun saçlı, saçlarını tepesinden ince bir tokayla tutturmuş, yanağında akne lekeleri var. Beyaz keten gömleğinde ter lekeleri oluşmuş. Siyah bir pantolon giyiyor. Gözlüklü, cool, biraz çirkin. Ama ince uzun yapısı çirkinliği ile bütünleşip kendine has bir karizmaya dönüşmüş. O kadar olmuş adam yani. Entelektüel görünümüne rağmen konuşması gayet sıradan. Çocuk o sırada eve gidip şarj aletini almaktan bahsediyordu. Çocuğa çocuk sesi ile karşılık verdiğinde onun hakkında bu hükmü verdim.

Çocuk konuşmaya devam ettikçe çocuğun kesinlikle mental rahatsızlığı olmadığını anladım ve kendime biraz daha yüklendim. Hatta oldukça zeki bir kız, 11 yaşlarında, pembe tişört ve tayt. Sürekli eve gitmekten, şarjı almaktan ve sonrasında çıkmaktan falan bahsediyordu. Ve adam ısrarla çocuğu geçiştirdi.

Sonra çocuk, kocaman beynime istediği dramı sözcüklerden oluşan çivilerle çakmaya başladı.

Baba beni neden hiç aramıyorsun. Hiç halimi hatırımı sormuyorsun.”

Bunun üzerine adam, çocuğa, “Aramadığımı nereden biliyorsun? Hem küçükler büyükleri arar,” dedi.

Tabii ben bunun üzerine kafamın içinde yerimi değiştirmeye üşendiğim için bir 20-25 olasılıklı birkaç dram daha geliştirdim. Büyük ihtimal ayrılmışlardı, adam çocuğunu ayda bir kez, bilmem ne filan görüyordu ve bugün de o babanın çocuğu görmeye çalıştığı günlerden bir tanesiydi.

Kocaman gözlerimle çocuğa üzüldüm. Koca ellerimle adamı yumruklamak istedim. Kocaman ağzımla kadına söylendim. Başka insanların aptallığını Küçük bir çocuğun yükleniyor oluşuna kızdım. İnsanlara uyuz oldum yine.

Otogar. Aktarma yapmak isteyen yolcuların burada inip başka metrolara dağıldığı yer. Baba ve kız indiler.

Ben, büyük kötü kurt, hala yerimdeydim. Etrafımda hasta sakat ve yaşlılar olduğu halde yerimden kıpırdamıyordum. Birkaç durak sonra inip evime gidecek ve kalabalığın kokusunu postumdan silmek için uzun, sıcak bir banyo yapacaktım ki küçük kız bir an önce bitmesi gereken bu hikâyeye 3 nokta koyan bir cümle kurdu.

Baba… Burası neresi?”

Kocaman burnum pis bir şeylerin kokusunu aldı. Kocaman kafam şaşkın küçük kızı yürüyen merdivene sonra kim bilir hangi otobüs firmasının, motor hararetiyle ısınmış peronuna doğru çekiştiren adama döndü. Kocaman gözlerim ve dram yaratmaya meyilli kafam. Cinayeti kör bir kayıkçı gördü. Ben gördüm, kulaklarım gördü misali yine hiçbir yerde bağlantısı olmayan noktaları bir araya getirip akşam akşam canımı sıktı.

Elim telefona gittiyse bile hiçbir şey yapmamaya karar verdim. Çünkü zaman postumu kalınlaştırdı. Dişlerimi köreltti. Kalbimi küçülttü. Ve artık prensip gereği insanlara yardım etmiyorum. Afrika’da aslanları çeken National Geographic fotoğrafçıları gibi doğal sürece etki etmemeye karar verdim. Olanları uzaktan izleyeceğim, hiç karışmadan. En sevdiğim çita öldüğünde ağlayacağım. Yıllardır izlediğim, üç nesildir tanıdığım leoparın açlıktan ölmesine izin vereceğim. Çayır sürüsünün bayır sürüsünü katledişini izleyeceğim.

Zaman değişiyor. Hikayeler aynı. Çok yakında benim gibi kötü kurtlara ihtiyaç kalmayacak.

Bu hikayeleri size robotlar anlatabilir mi bilmiyorum ama bir robot büyük ihtimalle böyle durumda polisi arardı.

/24706 
İstanbul – M1 Metro 






Yorum bırakın