Şahitlik yaptığıma onur duyduğum olayların başında geliyor, teyzemin hikayesi. Şahitlik etmenin gururu, bir parçası olamamanın mahcubiyetini taşıyorum.
Beş yıllık özel eğitim öğretmenliği sürecimde sıklıkla karşılaştığım ve çok rahatsız olduğum olaylardan biri de özel çocuk sahibi annelerin, çocuklarından bahsederken “biz” diye bahsetmesi. Çocuğunuz kaç yaşında konuşmaya başladı? Biz 5 yaşında konuşmaya başladık. Çocuğunuzun en uyumsuz özellikleri neler? Biz gece uyuyamıyoruz? Anne, çocuğuyla öylesine bütünleşmiştir ki çocuğumun konuşması şöyle çocuğum şunu sever bunu sevmez demek yerine ikisi tek bir bireymiş gibi “biz” diye bahsederler. Burada yoğun bir sevgi göstergesinin yanında çocuğun bütün sorumluluğunun annenin üzerinde kaldığını, onun bedeninin bir parçası haline geldiğini gösterir. Oysaki sağlıklı gelişen bireylerde çocuk ve anne, iki ayrı birey olmalı. Diğer annelerin 0-12 aylık süreçte çocuğu ile ilgili kullandığı dili ve onunla beraber geçirdiği süreci, otizmli çocuk anneleri bir ömür boyu sürdürüyor. Bu derece yakınlık ve bağımlılık, ilk 12 ay dışında aslında çok da tatlı bir şey değil.
Teyzemin otizmle tanışması, oğlunun tanı alması, aşağı yukarı on yıl, o zamandan beri sırtında hep çantası var ama bel ağrısı yok, o zamandan beri çoğu gece uyuyamaz ama uykusuzluk sorunu yok. Çoğu yere gidemez, gitse de uzun kalamaz ama yalnızlık şikayeti yok. Hepimizin içinde hepimizle yan yana ama bizimle birlikte değil, bir gözü hep oğluna bakıyor bir kulağı sadece onu duyuyor, bu işin bittiği bir nokta yok, soluklandığı alan yok. Onu düşünmeden tamamen aklından çıkartarak bir müzik dinlemiş midir? Bir kahveden keyif almış mıdır? Vitesi biraz daha düşürelim, işin zevkini keyfini bir yana bırakalım, birine ağlarken belki birinin yasını tutarken oğlunu, oğlunun krizlerini, sağlık sorunlarını, geleceğini zihninden atabilmiş midir? Ben bir taziyeye gittiğimde mesela, yitirdiğim insanın yasını tutarken o kendisinden sonra oğluna kimin eşlik edeceğini düşünmeden durabilmiş midir? Sanmıyorum.
Teyzem benden on beş yaş büyük, on beş kat daha dirençli. 10 yıldır sırtında ağır bir çantayla şehir şehir dolaşıyor, bazen bir doktorun diyet önerisi için bir hafta yoldayken, bazen oğlunun dikkat süresi biraz daha uzasın diye beş bin km yol gidiyor. İşin daha ötesi, tüm bunları neden yapıyor ne hedefliyor, bunun somut/ölçülebilir bir cevabı yok. Çünkü otizm, bazı bireylerde komplike/karmaşık durumlara yol açabiliyor. Teyzemin oğlu bu konuda biraz şanssız olanlardan. Elbette onunla eğitsel anlamda mesafe kat etmek mümkün ama bu durum sürekli değişen öğretmen kadrosu ve çeşitli sağlık sorunları ve biraz da personel ilgisizliğinden kaynaklı sebeplerle yıllardır belli bir rutine oturmuş değil. Dolayısıyla teyzemin asıl motivasyonu, dışsal değil içsel motivasyon. Bu on yıllık süreçte oğlum biraz daha iyi olsun kaygısıyla hiç durmadan dinlenmeden edilen bir mücadele ne zaman bitecek, ne olunca bitecek, cevabı yok. Teyzemin yorulmaya hakkı yok, yaşlanmaya hakkı yok. On yıldır onlarca kez sohbet ettik, bir kere benim de şuna ihtiyacım var, ben de şunun yoksunluğunu çekiyorum dediğini duymadım. Sadece kendimi ona ve oğluna karşı mahcup hissediyorum ve aslında hepimizin hissetmesi gerekiyor.
Teyzem, Sisyphos gibi her gün kayasını dağın en zirvesine taşırken, fotoğrafın diğer yüzünde oğlunu okuluna almamak için ayak direten müdürler, onunla ders yapmamak için mazeret üreten öğretmenler de vardı. Tabii geldiğimiz noktada onun hayatına dokunan öğretmenleri de oldu ama hep sayıca az oldular. Bu iş, öğretmen olduğuna ikna olmakta zorlanan öğretmenlerin de olduğu bir alan. Bu öğretmenlerinin kendi mesleğine yabancılaşmaları, şaşırtıcı seviyelerde. Öğretmeni, müdürü, komşusu, dayısı, teyzesi, kuzeni, otistik bir çocuğa bakarken her şeyden önce onun bir çocuk olduğunu ve bir çocuğun çocukça ihtiyaçları olduğunu unutmamak, annesinin babasının hayatında ihtiyaç noktasında hep bir çocuk olarak kalacağını bilerek dayanışabileceğimiz konuları düşünüp dayanışmak durumundayız. Sürekli sırtında çantası, okul- rehabilitasyon – hastane üçgeninde ömür harcayan kendilerine, yaşlanmanın, hastalanmanın, yorulmanın, yeri geldiğinde oturup ağlamanın bile yasak olduğu bu ebeveynlere gözümüzü kapatmamamız gerekiyor.
