op.359: furkan doğan – palmiyeler*

Geçim kaygısı aklına geldikçe derin düşüncelere dalıyordu. Düşündükçe sıkılıyor, sıkıldıkça ellerini dudaklarına götürüyor ve ellerinin üstündeki kılları dişleri ile tek tek çekiyordu. Vücudundaki tüm kıllardan nefret ediyordu, kıllarını her çektiğinde büyük bir rahatlama hissediyordu. Eskimiş iki kanepesi, yuvarlak yemek masası ve televizyonu ile aylardır bu evde yaşıyordu. Sadece babasının gönderdiği para ile geçiniyordu, uzun bir süredir iş aramayı da kesmişti, artık sıkılıyor ve sıkıldıkça parmaklarının üstündeki kılları tek tek ağzıyla çekmeye devam ediyordu. Pencereden dışarı baktığında Tırmıl Tepesi onu selamlıyordu, Tırmıl Kalesi’nin kalıntıları hakkında hiçbir bilgisi yoktu, sadece bu taş yığınının neden bu köhnemiş semtte olduğunu merak ediyordu. Çocukluğundan beri o taş yığınına çıkmak istiyordu ama hiç yeltenmemişti. Şimdi oraya baktıkça canı dışarı çıkmak istedi. Aklına gelen ilk yer, sahille iç içe olan Atatürk Parkı oldu. Hemen evden dışarı çıkıp kırmızı dolmuşlara binmeye karar verdi.  Durakta beklerken ana yolu seyretmeye başladı, egzoz dumanları, tırlar ve Tırmıl kalesi içersinde kalan ve çarpık çarpık kentleşen mahallesinden nefret ediyordu. Her köşe başında bulunan tekstil atölyeleri ve hal kompleksi, ona sadece çalışmayı hatırlatıyordu.

Kırmız dolmuş, bu şehrin en yavaş hareket eden toplu taşıma aracıydı, en dar sokaklardan geçerek palmiyelerle kaplı sahile ulaşıyordu. Kırmızı dolmuşun yolcularını, önce tüm heybetiyle liman karşılıyordu. Ahmet ise vinçlere ve konteynırlara baktıkça “Bunlar nasıl devrilmiyor diyordu?” Gümrükte staj yaptığından beri en çok merak ettiği yer, limanın içiydi. Limana gidecek her belgeyi limanın kapısına kadar Ahmet götürüyordu.

Ahmet, ihracat belgesini götür.”

Ahmet, ithalat belgesini götür.”

Ahmet, yanlış belgeyi götürmüşsün.”

Ahmet, haydı ayaklan!” 

Ahmet’in aklında kalan cümleler bunlardı, elinde belgeler oradan oraya koşturuyordu ama en çok limanın kapısında beklemeyi seviyordu, biliyordu ki orada bembeyaz elleri ile belgeleri tutan Ece de vardı. O kapının önünde onu görünce belgeleri alacak kişinin geç gelmesi için dua ediyordu. Ece’nin en çok ellerine odaklanıyordu, bu kadar ince, bu kadar narin başka bir el görmemişti. İçinden hep onunla konuşmak geliyordu ama bir türlü konuşamıyordu. Zihninde tanışma fikrinin filizlenmesinden bile utanıyordu.

Ahmet, liman durağında dolmuştan inerken bu olayları düşünüyordu ve şimdiki aklım olsaydı diyordu, “Mutlaka ama mutlaka onunla konuşurum.”  Daha sonra kendi kendini yadsıyarak “Şimdi kiminle konuşuyorum ki?” dedi. Sahille karşılaştığı için yalnızlık hissi daha da artmıştı. İnsanların denizi seyre daldığı, karaya yanaşan gemilerin balıkçı restoranına çevrildiği, balıkçıların günün her saatinde balık tuttuğu, midyecilerin eksik olmadığı ve palmiyelerle kaplı bu sahile arkadaşlarıyla birlikte gelmeyi çok özlüyordu. Şimdi, üniversite anılarının tamamı geçmişte kalmıştı.

Tüm bunları düşünürken bir simit alıp banka oturmaya karar verdi. Mahallesindeki tekstil atölyelerinin seslerinden kurtulmak ve dalgaların kayalara çarpışını seyretmek, ona huzur vermişti. Denize bakıp “Nefes alabiliyorum,” diyordu. Palmiyeleri kendisine benzetiyordu, tek başına ve göğe yükselen bu ağaçların hepsi ayrı birer ben diyordu. Sahildeki diğer insanlara baktıkça birden herkesin aslında birer palmiye olduğunu düşünmeye başladı, her ne kadar bazen yan yana dursalar da herkesin ayrı ve tek olduğunu fark etmişti. İşte şu koşan adam, bisiklet süren çocuk ve işte şu öpüşen çift, herkes ama herkes şehrin gürültüsünden bir şekilde buraya, Atatürk Parkı’na sığınıyordu. Bu şehirde herkes hem bir arada hem de yapayalnızdı.

Ahmet, palmiyelere bakıp derin düşüncelere dalmışken yanına zayıflıktan avurtları çıkmış, uzun boylu bir genç geldi. Gencin gözlerinin içi parlıyordu ve elinde  “Atatürk Parkı’na Sahip Çıkalım” başlıklı bir bildiri vardı. Ahmet, kendisine uzatılan bildiriyi aldı ve okumaya başladı, okudukça gözlerinin içi büyüdü ve yine ellerinin üstündeki kılları ağzıyla koparmaya başladı. Ahmet, gencin ışıltılı gözlerine bakarak “Ben de imza vermek istiyorum,” dedi.

Ahmet’in verdiği bu olumlu tepki gencin dikkatini çekti, bugüne kadar yüzlerce bildiri dağıtmıştı ama ilk defa böyle bir tepki alıyordu. Biliyordu ki bundan önce dağıttığı bildiriler ya buruşturulup çöpe atılıyor ya da üstünde çekirdek çitleniyordu. Ahmet’in bildiriye olan ilgisi, gencin de Ahmet’e olan ilgisini arttırdı. Tanışma faslından sonra Ahmet’e ne iş yaptığını sordu. Ahmet, “Ataması yapılmayan bir öğretmenim,” dedi. Genç,  bu cevaptan sonra daha da heyecanlandı ve kendisinin de aynı durumda olduğunu söyledi.

İki öğretmen, standa yaklaştıkça siren sesleri ve anonslar duymaya başladı. Genç, bu seslerin ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu, Ahmet ise hala yaşananları çözememişti. Polis anonsu ha bire “Yaptığınız eylem yasa dışıdır,” diye çığırıyordu. Ahmet, standın etrafının sarıldığının görünce ellerini yine ağzına götürmüş ve kıllarını çekmeye başlamıştı. Genç ise koşarak etrafı sarılan arkadaşlarının yanına gitmeye çalışıyor ama polisler izin vermiyordu. Barikatların arasından “Parkımıza sahip çıkacağız.”, “Direne direne kazanacağız.” ve “Birleşe birleşe kazanacağız.”  gibi sloganlar yükseliyordu. 

Genç, polis çemberini yarmaya çalışsa da bir türlü başarılı olamıyordu, neler yapabileceğini düşünürken aklına telefon ile olayları kaydetmek geldi. Bir yandan slogan atmaya bir yandan da çekim yapmaya başladı. Bunu gören bir polis memuru ise hemen müdahale ederek “Kapat o kamerayı,” dedi. O ise “Kapatmayacağım,” diye bağırmaya başladı. Bunun üzerine polislerden biri sinirli bir şekilde “Alın bunu, alın bunu,” diyerek gencin gözaltına alınmasını istedi. Bunun üzerine iki tane polis, kollarından tutarak onu çekiştirmeye başladı. O ise yılmadan çekim yapmaya devam ediyordu.

Ahmet ise daha yeni tanıştığın gencin başına gelenleri hem izliyor hem de kendini suçlu hissediyordu. Bu garip his, ona bir şeyler yapmalısın diyordu. Polisler artık genci sürüklemeye başlamıştı, bir taraftan da biber gazı sıkılıyordu. Ahmet, son defa ellerini ağzına götürdü ve yine kıllarından birini çekti, sonra arkadaşını kurtarmak için polislerden birini çekiştirmeye başladı. Tam polislerden birini oradan çekecekken üç dört polis, öğretmenlerin etrafını sardı. İkisi de göz ucuyla birbirine baktı, polisler öğretmenleri ters kelepçeyle gözaltına alırken birbirlerine güvenle gülümsüyorlardı.

 

Yorum bırakın