op.370: feyza menteş – yirmi dört*

Kalbimdeki mezbahayla bütünleşti toprak. Yoksunluk sınırlarında gezinirken yüzyıldır koruduğum delilik. Korkunç bir ihtilal kopardı geceyi ellerimden. Ateş aldı mürekkep. Şarjörü dolduran gözlerimdi, sözlüklere daldım.

Dirim, ulu ve yalnızdı. Sefil ve şehvetli gömüldüm ben. Ebedi huzursuzluk açtı göğüs kafesimi, ebedi huzursuzluğun eziyeti sardı ruhumu. Keşke, o gece odamı boyasaydı bir kiralık katil, ben bir kilometre aşmayı düşünürken kendimden. Nalburdan aldığım bir klavye tarafından çıktı cinayet. Tanrı, beni hiç affetmeyecek. Ben de bir daha hiç burkmayacağım dans ederken bileklerimi. Bir gece kararlaştırılmış bir umutsuzluğun şarkıyla, hiç susmayacağım isyan ederken.Tanrı, beni hiç affetmeyecek.

Yirmi dördün üstüne şehrin alt geçitlerinde bastım. Şehrin alt geçitlerinde çiğnedim ürediğim günü. Lanet olsun! Keşke, hiç doğmasaydım!

Hasarsız bırakmayı, hiç doğmamış olmam gerektiğinde anladım. Rezilliğin ne olduğunu, bir şey uğruna kilometre biçmediğim yollarda yeni ve beyaz bir sayfa aradığımda öğrendim. Uzun seferleri yeni bir başlangıç, addeden tek şey kader. Kader, gençliğimi çizerken jilet kullanıyor. Ben hala faber castel’le çöp adam çiziyorum hayatta. Hiç adil değil!
Hiç adil değil, durmadan boğuluyorum kendimle. Ruhumda bir okyanus taşıyorum, okyanusu yaratmak, asıl mesele gibi görünüyor. Dudak kıyıma süreli temaslardan geriye kalan pişmanlıklar vuruyor. Keşke hiç konuşmasaydım. Tanışmasaydım sözcükle, dökülmeyecekti mezarıma denizler.

Keşke batmasaydım hiç ve gömülmeseydim denize. Başka bir şeyi andırarak hayatta kılıyorum kendimi. Tanrılığını yitiriyor kibrim. Yüceliğini yitiriyor kusurlarım, yüceldiğinde. Aklıma incelikle işlenmiş melankoliyi yenmek için gidiyorum, terk ediyorum bu dünyayı. Giderken bir terminal bankı ve eğri bir sokak götürüyorum. Önce, çarparak ilerlediğim hayatı, istasyonları ve hafızamı saklıyorum toprağa. Sonra da yağmuru. 

Bir mum üflüyorum, bir gecekondu yanıyor. Kendime karşı olan anlayışım, yaktığım evlere benziyor. Kendime karşı olan anlayışım, kalp krizlerine, baş ağrılarına, üstüne söylenecek söz kalmamış felaketlere andırıyor. Hiç geçmeyecek. Hayatta her zaman ara sıra, Kur’an-ı yazarken kafası karışan bir Allah gibi hissedeceğim. Bilincime tasarruflu davranmak için, yarattıklarımı unutacağım. Sonra da dinimi, imanımı gömeceğim saçlarımın tahtına.

Hayatın sunduğu jestlerin hepsi, benden uzak yerlerde gerçekleşecek. Biliyorum, hiç geçmeyecek. Ürediğim gün, ay, yıl, saat. Hiçbirinin önemi olmayacak, son sürat bir hızla yok olurken bedenim. Belki soğuk asfalttan yediğim son yara olacak bu. Belki de ilk ve etkili. 

Sonra bir uğultu savuracak beni. Kavgacı bir çığırtı durduracak. Kaldırımı başımın altına çekip kapadığımda gözlerimi, ilahi duyguların hepsini piç edecek geçmiş.

Yorum bırakın