Güneşin doğuşu bir beklenendir bazı yürekler için. Bazıları içinse gelmesi istenmeyen astrolojik bir olaydır, astroloji nedir, pek bilinmese de. Annesi ölen biri, sevmez doğmasını. Çünkü bilir ki cenaze işleri mesaiye başlar, güneşin doğmasıyla. Karanlık anneciğiyle birlikte olmanın tek koşuludur, her ne kadar bitecek olsa da. Anneciği buluşurken sonsuzluğun aydınlığıyla, kendisi tanışır çayın demi gibi bir karanlıkla.
Garip bir mefhumdur ölüm. Yüreğini titreten biri yumduğunda gözlerini hayata, yıkılır ondan en korkmayan bile. Bu biri bir sevgilidir, belki anne, kız kardeş, belki de dost… Kendisi de geçtiğinde ölüm kapısının eşiğinden, salya sümük ağlar birileri. Bu bağlamda ölüm kurtuluşken gözlerini yuman için, gözleri gören için yürekte kalan bir sızıdır.
Ölümle sonuçlansa da hayat yolu, aslolan yaşamdır. Kimileri için dümdüz bir yolken kimileri için çamurludur bata çıka ilerlenen. Herkesin arşınlayacağı bir yol, kendi gerçekliği içinde varacağı bir ev vardır muhakkak. “Bu yollar birbirine benzer mi?” cevaplanması elzem bir sorudur. Kişiden garanti olan yollara göre yaşamını şekillendirmesi beklenir. Bu yolların kişiyi daha bir yaşam seviyesine getirmesi umulur. Fakat insan hayatta ne zaman dibi göreceğinin bilgisine sahip değildir. Bu bilgiye sahip olmaması en garanti yolları bile garantisiz hale getirebilir. Bu nedenle en garanti yol kişinin kendi yüreğinin götürdüğü yoldan ilerlemesidir. Çünkü herkesin yüreği diğerlerinden farklı atmaktadır: “yüreği babasının ve dedesinin yüreğinden farklıydı elbet/fakat düşlüyordu onlar gibi bir gelecek/hayat denen buydu belki/sen plan yaparken onu alt üst eden/otuz beşinde yolun yarısında/Dante gibi ortasında ömrün/buldu kendisini kent terminalinin kahvehanesinde”
Maddi kaygılardır bu yolları garanti haline getiren. Tüketimde doyum noktasına ulaşamamıştır insanımız. O gün yenecek ekmek veya o ay geçinebilmek en önemli derttir toplumun geneli için. Buna rağmen Maslow’un, üçgenin tepesine yerleştirdiği “kendini gerçekleştirme” maddiyattan daha önemli bir amaçtır aslında. Kimileri için pembe ütopik bir dünya tasvir etse de bu düşünce, siyah dünyayı pembeye çevirmek neden mümkün olmasın, herkesin yüreğinin diğerlerininkinden farklı attığı bu karanlık dünya için? İlmek olarak dolanmıştır maddiyat insanın boynuna ve kazımaktadır insanoğlunun istemediği yaftaları onun göğsüne: “evet, ilmektir boynumdaki ama ben/kimsenin kölesi değilim/tarantula yazdılar diye göğsümdeki yaftaya/tarantulaymış benim adım diyecek değilim/tam düşecekken tutunduğum tuğlayı/kendime rabb bellemeyeceğim”
80’den beridir takılı ilmek insanın boynunda. Garanticiliğin tarihi de uzanır ilmeğin insanın boynuna dolandığı tarihe. Bedelini de ödemiştir, Türkiye’nin Meksika sınırı olmamasından mütevellit sınırı geçemeyip susarak, yaşamdan izole olarak kendi içine dönenler: “şimdi/Meksika sınırına iki saat mesafede/tekrarlayıp duruyorum kendi kendime/bir Meksika sınırı lazım her memlekete/Meksika’nın kendisine de”
Apolitik bir bağlam içinden boy verir garanticilik “siyasete karışma, kendini geliştirmene bak.” söylemleri arasında. İnsanlığı bataklığa çeken bu bakıştır aslında. Yaşamın her yönünün politik bir çemberle çevrildiği bir dünyada siyasetsiz mümkün müdür yeni bir yaşamın boy vermesi? 68’lerde vuruşan kardeşlerin parkasından düşen sloganda canlanır hakikat: “Her şey politiktir!” “Geçti o dönem!” nidaları arasında yankılanırslogan gencin zihin koridorlarında. Geceleyin yükselmişken dolunay vakanüvis olma beklentisiyle, genç, tarihe not düşercesine yazar ve yahut bir yaranın dermanı için fakat unutur, gittikçe büyüyen, dermanı bulunmayan kendi yüreğindeki yarayı: “geceleyin/soğuk bardakta çay taneleri/sandalyede ben/gassân kenefâni’den yadigâr kurşun tetikte”
“Ne demektir iyi bir yaşam?” der genç bitmek tükenmek bilmeyen soru yumağı içinde. İnerken dolunay koşar adım merdivenlerden, aydınlanan ufuktan bir ses yükselir: “Hayvancılığın temeli olan meraların, içimizi ferahlatan derelerin, sahillerin, kıyıların sermayenin temerküzü için gasp edilmesine karşı çıkmak değil midir iyi bir yaşam?” Yıldırım çarpan bir meşe ağacının alevler içinde yanışı gibi yanar gencin beyin kıvrımları çarpan ilhamla. Bülbül gibi dile gelir kalem ve başlar şakımaya gencin elinde: “Hegemonik iktidarın toplumun yaşam alanına müdahale ederek düzenlemeye çalıştığı her şey karşı çıkılasıdır.” “Bakışın politik bir çerçeveden arındırılmış olması …” yazar genç bunun sonucunu anımsayamadan. Altındağ’da taşlanan gecekondu gelir birden aklına. Devamı kendiliğinden gelir sonucun: “… göçün nedeni olarak göçmenlerin görülmesine ve insanları yurdundan eden savaşın aktörlerinin göz ardı edilmesine neden olmaktadır.” Tükenir tükenmez kalemi gencin, neredeyse her şeyin tükendiği gibi. Genç, durmaksızın yazar çünkü bir amacı vardır: 80 darbesinin en önemli başarısını başarısızlığa uğratmak, apolitik bir çerçeveden çıkmak.
Havada hafif bir esinti… Sayfalar uçuşuyorken radyodan duyulur melankolik bir şarkı. Dalar genç düşünürken sevdasını,şiddetlenir rüzgar, uçuşur kağıtlar ufka doğru. Rahatını bozmaz genç. Yaslanırken arkasına “Emek ister.” der “Emek.” “Sevda emek ister.” Ha bu ülkeyi sevmişsin ha bir çift göze meftun olmuşsun: “ararsın bir çift gözde varoluşsal medet/o gözler ki, sarar alevleriyle yüreğini/yüreğin yangın yeridir artık”
Genç tekrar masa başındadır. Elinde kalemi, önünde anasının sütü gibi tertemiz bir kağıt. Tekrar başlar yazmaya kendine, bize, ülkeye dair. Nazımca yirmibirinci asra dair: ”benim şafak çığlıklarıyla sabaha eren müthiş gecem/senin gözlerin gibi Hatçem/güneşli olacaktır”
Yazmaya en baştan başlaması gelir aklına. “Yazmak.” der “zordur bu ülkede yaşamak gibi.” Sorunların katmerleşmesi yol açar “Bu ülkede yaşanmaz!” hikayelerine. Fakat mesele yaşamaksa bu ülkede, ülkeyi yaşanılır kılmak değil midir aslolan? Kavafis’in dizelerindeki gibi karamsar değildir mesele. Elbet, yeni ülkeler, yeni denizler bulunur. Bırakır peşini bu kent, bu ülke. Gitmek de kalmak da mesele değildir aslında. Koşullar olgunlaştığında her ikisi de yapılır. “Asıl mesele nedir?” der genç. Tekrarlar kendi kendine heceleyerek: A-sıl me-se-le so-run-la-rın na-sıl çö-zü-le-ce-ği ve ne ya-pı-la-ca-ğı-dır.
Sırtının ağrısıyla kendine gelir genç. Ulaşmıştır sayfanın sonuna,çevirir arkasını. Ağrıyı geçirmek için esnerken geriye doğru, gözleri takılır mantar panodaki fotoğrafa. “Fırat.” der içinden “Fırat.” Hatırlar dostunu, gençliğini. Bir sigara yakası gelir ama bilmez yakmayı, yoktur cigarası. “Böyle zamanlarda yakılır.” der “böyle zamanlarda.” Ağrı kaburgalarının arasından sızarken kalbine doğru, alevler arasında yapayalnız kalmış birinin soluk borusuna sızan dumanın çaresizliğiyle güçlü bir nefes almak istemesi gibi ister ama beceremez. Soluk soluğadır, nefessiz. Tur atarken ağrı kaburgalarında kalp ağrısı vardır şifasız. Şakıyası yoktur kaleminin. Der ki kalemi:
“Adaletsizliğin mengenesinde sıkışmıştı Fırat.. Suçu neydine Fırat bilirdi ne de ben. En son annesinin cenazesinde görmüştüm Fırat’ı, tek başına, bir deri bir kemik, yıkılan hayalleriyle birlikte. Mahkemede ceza almıştı Fırat, toplum nezdinde de müebbet.”
Bu satırlar kimileri için gereksiz ve tehlikelidir, özellikle ülkeyi sen mi kurtaracaksıncılar için. Mesele ülkeyi kurtarıp kurtarmama değildir aslında ki kendi özel hayatını netleştirip kafandaki sorulara bulamamışken cevap, yürüdüğün yolda neden ilerlediğini bilememişken iddialı bir söylemdir ülkeyi kurtarmak. Belki Bertolt Brecht’in iyi tüfeklerinden çıkan iyi kurşunlarıyla vurulmamaktır mesele. Belki de iyi bir insan olarak yüreğinde bir çıra gibi tutuşan adalet talebini haykırmaktır veya seni yaratana kefaretini ödemektir: ve temmet kelimetu rabbike sıdkân ve adlâ (En’am, 115).
Hiçbir şeyin kolay değişmeyeceği ve bu satırların da bu değişimi gerçekleştirme kudretine sahip olmadığı aşikardır. Buna rağmen yine de doğru bildiklerimizi dile getirmek ve elimizde tutuğumuz kalemi bu uğurda kullanmak gerekmektedir. Çünkü tek bir gerçek vardır: Hakikat. Otuz beşe on kala yazarken bu satırları, belki de Yeditepeli İstanbul’un Sazanlar Mahallesinin romanını yazan Yusuf’un düşünceleriyle varacağım otuz beş yaşıma: “Otuz beş yaşındayım. Daha hiçbir şey yaşamadım ki ortasında olayım hayatın ama kenarındayım o kesin. Hem de en kenarında. Bizim mahalle gibi şehrin dibinde.”
