op.373: bilgehan tuğrul – 14 numara: demirden balık olur mu?

Sinan Çetin’in belgesel gerçekçiliğinde bulduğum 1985 yapımı, İrfan Yalçın’ın “Genelevde Yas” romanından uyarlama ödüllü filmi. İnanılmaz saf olan Yaprak’ın geneleve düşmesi çerçevesinde geçen olayları ele alıyor.  Giriş sahnesi, fotoğraf makinesi ve silahın art arda gelen kadrajlarından oluşuyor. Fotoğraf, silahla özdeşleştiriliyor. Fotoğrafı çeken gazeteci olduğundan, bu haberlerinde silah kadar tehlikeli olduğunu örtük biçimde ele veriyor. Zaten Yaprak’ın namus bekçisi ailesinin gazetedeki fotoğrafı eline alıp durmasından tezimizi doğrulayabiliriz. Film Karaköy – Zürafa Sokak’la erkeklerin genç yaşlı demeden yoğunlukta olduğu görüntülerle devam ediyor. Başta herhangi bir sokakta neden bu kadar çok erkek var diye düşünmüştüm fakat meğer orası genelevin olduğu sokakmış. İşte o zaman her şey normalleşti. Burası devlet onaylı yani vesikalı bir genelev. Yaprak artık on dört numara, vesikalığını kocakarıya teslim ediyor. Yukarı çıkıp yıkık dökük, duvarları çıplak kadın resimleriyle dolu odada işine uygun kıyafetini giyiyor ve duvarda asılı aynada onu görüyoruz, artık posterdekiler gibi o da. Onlardan biri olacak. Yan yana durarak yerini de aldı. Aynaya baktıktan sonra dönüp kameraya bakıyor. Bu durum benim konsantrasyonumu bozan ve “ben kurmacayım” diye bağıran bir seçim. Olmasaydı akıcılık açısından daha iyi olurdu. İlk müşterisi yaşlı başlı adam üstünde debelenirken odasını inceliyor; on dört, bakışları duvardaki çocuk resminde dururken bitiyor o sahne, masumiyeti sonlanmış gibi. Dışarı çıktığında, sanayide çalışan temiz yüzlü adam olan Necmi (Kuş) ondan etkileniyor. Takip ediyor. Bu sahnede hoşuma giden, kadının yazmasıyla adamın tişörtünün uyumlu, aynı renkte olmasıydı. Sanki birbirlerinde bir şey bulacaklarını gösteren renksel iz. Üstelik kırmızı. Yaygın kanıya göre aşk da kırmızı. 



On dört, cennete gitmesine sağlayacağını inandığı bir kuş alıyor. Onu çok seviyor. Umut bağlıyor. Diğer kadınlar gibi. Kimileri müşterilerine kocam diyor ara sıra. Hayat kadınlarından biri yurtdışından mektuplaştığını söylediği kişinin onu kurtaracağını söyleyip duruyor. Genelevde süs köpeği var. Bu, filme sevimli bir renk veren, umut vadettirdiğini düşündüğüm bir detay. Köpek, süs köpeği. Adı yok. Tıpkı oradaki kadınlar gibi. Onlar da dekolte giymeye mecbur, oraya buraya itip kakılan nesne olma özelliğinin ötesine geçemeyen varlıklar oldular film boyunca. Çok sinirlendiği gün Arap, cıvıltıları bitsin diye (hayat kadını zargana’yı seven serseri/kötü adam) kuşu yakıyor. Onu yakarak cennete gitme ihtimalini de yok ediyor. Hem kendi için hem de on dört için. Cennete gitme ihtimalini yok etmesiyle elma yeme sahnesinin bulunmasından dolayı Araplar’a ve İslama bariz göndermeler var. Elma yemek epey klişe. Belki 80’ler de değildi bilemiyorum. Kuş sahnesi gayet iyiydi ama.  Sevgiler oldukça yüzeysel ve çirkin. Sahiden sevseler dahi birbirlerini çirkince gösteriyorlar sevgilerini. On dördün, kuşumu yaktın diye Arap’ın göğsünü yumrukladığı sahne, filmin en vasat anlarından biri. Kadının oradaki oyunculuğu berbat. Genel olarak da iyi demek iyiye saygısızlık olabilir. Tüm sahnelerde çok alık. Ama bunun için kadını suçlamak ne kadar doğru? Film yönetmenin filmi olduğuna göre bir sorun varsa sorumlusu odur. Neticede oyuncu odaklı gişe filmi değil. 

Necmi, on dördü sevdiği için geneleve gidip geliyor. Zamanla ağzı bozuluyor. Dövülüyor, kovuluyor yine de on dördü oradan çıkarma düşüncesinden vazgeçmiyor. Geneleve ilk gelişinde kırmızı güller getirmesi absürt, komik, hoş sahneydi. Böyle minimal etkiler filmi güçlü yaparken Arap’ın kadının suratına osurması, işeyip durması, bok mu var sahnesi filmin ciddiyetini, gerçekçi yapısını bozarken hikâyenin kalitesini de oldukça düşürüyor. Her şey zevk için, estetik için, kuş ölsün diye gözlerini kör etmek, bir karakter bile olmayan (oldukça tip yazılmış) on dördü sevmek…Sonunda bütün olanlar, gazete sayfasında çöpe atılarak unutulacak olan herhangi bir kadının hayat hikayesi.  Necmi – on dört, Arap – on dört ilişkilerinden ziyade Arap’la Zargana’nın ilişkisi akılda kalıcıydı. Az dahi derinlik varsa ilişki bağlamında, o da orada. Kadın hastaydı, göz altları günden güne kararıp çukurlaşıyordu, diğer kadınlar kadar güzel değildi, zaten kostümleri de onlarınki gibi seçilmemişti, Arap parasını alarak sürekli onu sömürüyordu fakat bunu kenara bırakarak diğer davranışlarını ele aldığımızda seviyordu. Benim ya da belki de birçoğumuzun kabul edeceği davranış biçimleriyle sevmiyorlardı birbirlerini ama yaptıkları hareketlere gösterdikleri reaksiyonlarla sevgilerinin gerçekçi olduğunu anlayabiliyorduk. Birlikte bankta oturdukları gün Zargana, kar topu oynayan, birbirleriyle el ele tutuşan aileye çok imrenmişti. Benim neyim eksik o karıdan, demişti. Arap da seninki tenekeden onunki altından diye yanıtlamıştı onu. Beraber gülmüşlerdi buna. Hatta Zargana da onların anlayışına göre espri olan bu diyaloğu sürdürmüştü. Tek değerin cinsel ilişki sayısı ve özneleriyle belirlendiği bir evrendi orası. 

Şimdi üzerine düşününce fark ettim ki erkeklerin kadınları genelevden, pavyondan vb yerlerden kurtarma arzusu ve çabası, kahramanlık arzusundan başka bir şey değil. Dünyada bir sürü güzel ve sohbet edecekleri kadın var. (Onların çirkin olup olmaması, karşı tarafın da isteyip istememesi bambaşka meseleler.) Ama onlar kötü duruma düşmüş, yanlarında güçlü hissettikleri birini çekip çıkarmak ve etrafa da bu kadın artık sadece benim malım, bakın onu nelerin içinden çıkarıp aldım gövde gösterilerini yapmak istiyorlar. Necmi gibi bir karakter, eli yüzü düzgün, imkanları olan, babasının parasını çalabilen, iyi giyimli, beyinsel olarak yoksun tabii ondan çok bahsetmeye gerek yok, on dörde karşı bir mecburiyeti yok. İstese ailesi ya da kendisi hayat kadını dışında birini bulabilecek potansiyeli olmasına rağmen bunu yapıyor. Zaten ezik olmasına rağmen parasıyla hava atan, jestleri ve kimi sözleriyle havalı durduğunu düşünen biri. Ne Necmi ne de on dört, birbirleri hakkında en basit soruların cevabını bilmez. Bir kere bile karşılıklı yemek yedikleri, bir şeyler içtikleri görülmemiştir. Ne bir dans ne bir öpücük. Sadece elleri birbirlerine ara sıra gidip gelen iki insan. Kısacası sanayide çalışan sıradan bir adamın güçlü gözükmek için yaptığı bir hamleden başka bir şey değil onun peşinden koşması. On dört o kadar alık, saf-salak tipleme olarak yazılmış ki, Necmi ona “Seni seviyorum Yaprak,” dediğinde “Evet” diyor ve üzerine başka şeyler geveliyor. Neden oraya düştüğü bile belli değil. “İstanbul’da yaşamak” içinse kazandığı parayla doğru düzgün herhangi bir aktivite yaptığını görmedik. Neden oraya düştüğü bize anlatılmadı, demek ki önemli değildi, önemli olan oraya düşenlerin başına nelerin geldiğiydi. Belki de herkes aynı ya da benzer sebeplerden düşüyor diye yazılmamıştı oralar. Gerçi düşünce “ne olduğu” da birbirlerinden pek farklı değildi. Herkesin her günü erkeklere hizmet etmek ve hizmetin karşılığında dayak yemekten ibaretti. Birbirlerine orospuyu hakaret olarak kullanıp durmaları, burası kerhane değil diye yinelenip duran matkap espriler gören gözleri kör etti, kör göze parmak soksaydı daha iyiydi. Filmin sonu başından belliydi, akışta sıkılmasam da bu beni oldukça rahatsız eden bir durum. Filmin türü, amacı ne olursa olsun sonlarında şaşırtılmak isterim hep. 

İzlerken iyiydi ama üzerine düşündükçe, yazdıkça iyice zayıflayan bir eser oldu benim için. 

İzlenmesini tavsiye ederim, irdelenmezse akıllarda iyi kalabilecek yapım.

Yorum bırakın