Burada benimle olmayacağınızı bilseydim, o kahvaltı için uyanırdım.
O yürüyüşe çıkacaktım, o şakayı yapacaktım. O röportajı atlardım, kampa giderdim. Hasta olduğunuz zaman sizi ziyaret ederdim, gece kalırdım.
Dönemimizin kaybolacağını bilseydim, ağır ağır yürürdüm. Yavaşça sınıftan çıkıp sizinle güreşirdim. Az önce yanımdan geçen birinci sınıf öğrencime merhaba demek için kulaklığımı saklayarak sınıfa yürürdüm. Başım dik bir şekilde ona doğru gider ve numarasını sorardım.
– Sizinle yürürdüm.
Sizinle bir daha yürümeyeceğimi bilseydim, ağır ağır yürürdüm. Yavaşça yürüseydim, bakışlarımı yerden kaldırsaydım belki Dolmabahçe kulesindeki saati fark ederdim. Belki o siyah ve altın rengi gözden yansıyan parlak bahar güneşinin üniversite’yi gözetlediğini fark ederdim. Nesiller başının altında koştururken, elleri fark edilmeden dönmeye devam ediyor.
Bakmak için yavaşlasaydım, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın alınlığında bir desen fark ederdim:
“Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare, geniş bir anın
Parçalanmaz akışında.
Bir garip rüya rengiyle
Uyuşmuş gibi her şekil,
Rüzgarda uçan tüy bile
Benim kadar hafif değil.
Başım sükutu öğüten
Uçsuz bucaksız değirmen;
İçim muradına ermiş
Abasız, postsuz bir derviş.
Kökü bende bir sarmaşık
Olmuş dünya sezmekteyim,
Mavi, masmavi bir ışık
Ortasında yüzmekteyim.”
Baktığımızda saatin ibrelerinin zamanı sabit tutması ne kadar tuhaf! Yine de izlemeyi unuttuğumuzda, eller ileri sarılır ve en sevdiğimiz saniyeleri çalar.
Hangisi daha iyi, yılda sadece bir kez doğruyu gösteren bir saat mi, yoksa günde iki kez doğruyu gösteren bir saat mi?
“Sonuncusu,” diye yanıtlıyorsunuz, “şüphesiz.” Çok iyi, şimdi katılınız.;
İki saatim var: Biri hiç çalışmıyor, diğeri günde bir dakika kaybediyor: hangisini tercih edersiniz? “Kaybeden,” diye cevap verirsiniz, “şüphesiz.”
Şimdi gözlemleyiniz: Günde bir dakika kaybedenin tekrar doğru olması için on iki saat veya yedi yüz yirmi dakika kaybetmesi gerekir, sonuç olarak bu yalnızca iki yılda bir doğrudur, oysa diğeri açıkça zamanı kadar sıktır, günde iki kez gerçekleşen bir dönüşü işaret eder.
– Yani bir kez kendinizle çeliştiniz!
“Ah, ama” diyorsunuz, “zamanının geldiğini söyleyemeyeceksem, günde iki kez doğru olmasının ne anlamı var?”
Saat sekizi gösteriyor diyelim, saatin tam sekiz olduğunu görmüyor musunuz? Sonuç olarak, saat sekize geldiğinde saatiniz doğrudur.
– “Evet, görüyorum” diye yanıtlıyorsunuz.
Çok güzel, o zaman kendi kendinizle iki kez çeliştiniz: Şimdi elinizden geldiğince bu güçlükten kurtulunuz ve eğer elinizden geliyorsa bir daha kendinizle çelişmeyiniz.
“Saatin sekiz olduğunu nasıl bilebilirim? Saatim bana söylemiyor” diye sorabilirsiniz.
Sabırlı olunuz: Biliyorsunuz ki saat sekiz olduğunda saatiniz doğru, çok iyi; o zaman kuralınız şu: Gözünüzü saatinizden ayırmayınız ve tam zamanı geldiğinde saat sekiz olacaktır.
– “Ama” diyorsunuz.
İşte bu yeterli; ne kadar çok tartışırsanız, noktadan o kadar uzaklaşırsınız, bu yüzden durmak en iyisi olacaktır.
Bu konuşmanın son konuşmamız olacağını bilseydim, sizi ne kadar sevdiğimi söylerdim. O sarılmanın sizi hatırladığım gibi olacağını bilseydim, tutunurdum.
Zaman uçup gidiyor ve insanlar acele ediyor ama anılar sanki geziniyor. Sizinle ilgili sahip olduğum anılar, yönsüz bir şekilde zihnimde yavaşça dolaşıyor.
Bu son dört yılda çok şey öğrendik ve yaşadık.
– Ama artık saat doldu.
Zamanı beni izlediği gibi ben de izleseydim, sizinle; anılarımız gibi dolaşırdım.
