op.384: berşan koca – üç günlük ömür*

“Denizsiz bir denizci gibiyim”

dedi Çetin. Döktü altıncı kahvesini turuncu saksıya. Silkindi. Başını sandalyenin başlığına yerleştirdi. Ense kökünü gövdesinden ve kafasından ayırdı. O yoğun boşluğa tekrardan daldı. Etine bir ağrı saplandığında, ağrıyla uğraştığında, zonklamalar ve uğuldamalarla çarpıştığında ilkin bu yola başvururdu. Bedeninde boşluklar arardı. Etin olmadığı, kemiğin, damarların, sinirlerin, eklemlerin, ağrıların, yaraların ve berelerin olmadığı silik parçalar isterdi. Ense kökünü boşluğa düşürdü mü… Hele birkaç dakika öylece boşluğa asılı kaldı mı… Çektiği acıdan dahi nemalanabilirdi! Çetin ve diğerleri, yani insan ırkı; hüzünlendiren, can sıkan, kan kusturan ve kötü hissettiren ne varsa, onlardan birer başarı öyküsü, zevk inşa edebilirdi. Bu, hayatın cilvesiydi. Perşembe’nin gelişi cumadan… Yaralara tuz… Her gecenin bir sabahı gibi vecizeler başka ne için söylensindi! İşte bunları düşünüyordu Çetin sandalyede. Doktorun verdiği kâğıdı başka kime göstermeli diye de düşünüyordu muhakkak. Ya gerçekten ölümcülse… Ya etindeki ağrı, kaburgalarındaki sızı ve öksürürken boğazından çıkan duman bir kanserin işaretiyse… İnanmadı. Doktora nasıl uzun uzun baktıktan sonra küfrettiyse bir başkasına da böyle tepki gösterecekti. Çetin, elindeki tanıya bir başka hekimi de tanık edemezdi. Zaten sabahki hareketinden sonra bütün tıp camiasını karşısına almıştı. Kaldı ki doktorlara, şifacılara ve bilime de aldanmıyordu. O halde ne diye şimdi yedinci sigarasını içerken tavandaki rutubeti izliyor, titriyordu? Bu sorunun cevabını verebilmek için kafasını kaldırdı. Ense kökü ensesine kavuştu. Montunu rica etti. Küçük bir çocuk montunu uzattı. Telefonunu çıkardı iç cebinden. Ferhan’ı aradı. Cevabın Ferhan’da olduğunu zannetti. Döküldü. “Ölüyorum” dedi, “Üç gün ömrüm kaldı Ferhan…! Hatta bugün…” Üç gün ömrü kaldı Ferhan! Hatta bugün üçüncü günü. Ne saçmalıyorsun yine abi diyerek çıkışma. Bu sefer de abine taş fırlatma. Canını yakma. Üç günlük ömrünün üçüncü gününde abin. Bugün sabah doktora gitti. Dinle abini! Sus ve araya girme. Doktora gitti ve doktorun beyaz önlüğü, kılsız parmakları, seyrek saçlarında briyantin kokusu vardı. Ya ünlemlerle ya da virgüllerle konuşuyordu. Öfkelendirdi abini. Kalk, dedi. Kalktı. Otur, dedi. Oturdu. Derisi siyah bir nesneye uzandı. Nesnede bacaklarını topladı. Nesneden bacaklarını aşağı uzattı. Sırtını açtı. Çetin’e sormadan sırtını açtı Ferhan! O Çetin’in sırtı ki yalnızca ilmihallerle açılabilir. İzin alınır… Devlet erkanı toplanır, meclis olağanüstü oturuma geçer, Cumhurbaşkanı’nın onayıyla referanduma karar verilir. Evet ya da Hay… “Hay anasını!” der halk. Halk: büyük boşluk. Çetin’in sırtının açılması için yapılacak olan referandum sürecinde propagandalara başlanır. Muhalefet henüz adayını belirlememiştir. Çetin’in sırtını açacak kişi adayı henüz büyük boşluğa açıklanamamıştır. Her gün müzakerelerin devam ettiği ve muhalefetin sükûn bir uzlaşı neticesinde adaylarını kamuoyuna açıklayacağı yazılıp çizilmektedir. İktidar Çetin’in sırtını açacak kişi adayı belirsizliği üzerinden muhalefet liderine yüklenmektedir. Muhalefet liderimi iktidarsızlıkla itham etmektedir. Konu bir anda bambaşka yerlere gitmektedir. Muhalefet lideri, X hesabına yüklediği son videoda hem aday hem de başkan olan iktidar liderinidensizlikle suçladığı konuşmasına, “ben eşsiz bir erkeğim ve eşsiz erkekliğimin, benim her türlü halelden ve ayıptan yoksun iktidarımın siyasete meze edilmesine asla ama asla izin vermeyeceğim! Sen sayın başkan! Benim iktidarsızlığımı ispat etmezsen şerefsiz ve namertsin hemen istifa edersin… Yok eğer ben iktidarsızsam ‘amenna’ der istifamı basarım! Anlaşıldı mı! Yok öyle yağma… Halkımız müsterih olsun. En yakın zamanda adayımızı açıklar sonra da Çetin Bey’in sırtını açarız. Aslolan Çetin Bey’in sırtıdır. Biz Çetin Bey’in sırtını açacak adayımızı büyük bir titizlikle belirleme gayretindeyiz. Her kesimin, ülkücünün, kürdün, alevinin, demokrat olanın, sol ya da sağ görüşlü olanın; halkımızın çoğunluğunun adayı olması için çabalamaktayız. Son anketlerde…” diyerek, bol ünlemli bir biçimde devam etmektedir. Peki soruyorum. Ferhan soruyor. Sırtını açtı diye… Sana bakmak, iyileştirmek, rahatsızlığının ne olduğunu anlamak için… Yahu bir doktoru be abi! Sen bir polissin Çetin abi! Bir polis abi… Hiç doktor döver mi? Hastasını dövüyoruz ama… Hastasını dövüyoruz ama Ferhan! Kesikleri dikilsin, morlukları pansuman görsün, kırıkları alçı tutsun diye dövüyoruz. Nafile. Doktor bizim sayemizde geçiniyor desene abi, diyerek bir espri yapmaya, araya girmeye çalışıyor Ferhan. Çetin kuduruyor. Köpüklerle falan… Ağzı zor kapanıyor konuştukça. Karşıdaki aynadan kabarmış şah damarını izliyor. Bağırıyor. Be a…. k…..! Ölüyorum lan! Ölüyorum diyor Çetin abin. Üç günlük ömür. Hiç mi önemsemiyorsun lan beni! Ömrümün son günü bugün. Beraber o kadar şey yaptık. Hem… Baskınlar, pastaneler, çay bahçeleri, amfiler… Az mı ders dinledik kışın? Pastanecinin yamuk dişli kızıyla az mı Marsupilami izledik? Az mı silahımızın namlusunu, ayaklarımızın altında, halıya yapışan kafalara doğrulttuk? Kızları ve oğlanları az mı takip ettik burada? Cebeci’de. Ulus’ta. Kuğulu’da. Kızılay’da. Çukurambar’da. Yüzüncü yılda. Ha? Ölüyorum diyorum lan! Neden benim için, abinin o korkunç yıkılışı ve ölümü için üzülmüyorsun? Niçin ama niçin kurumlara ve kadrolara saklıyorsun hüznünü? Duygularını… Duygularımızı Ferhan…! Biraz da şehre küsenlere, molotoflu çiçeklere, kurbağaya basanlara, prensten nefret edenlere gösteremez miyiz? Dinle. Taş fırlatma abine. Abin düşmedi hala. Abin militanın dilinden çalmıyor ıslığını. Endişelenme. Bak. Baksa. N’olursun. Yüzümü aynadan çevir. Pineklemekten, ölümümü beklemekten al kurtar beni. Çarem yok. Kaldıramıyorum etimi. Taşıyamıyorum. Böyle değildim çocukken. Gençken belki, gençliğimin en başındayken… Bir şeyler söylerdim. Yazardım. Komşunun kör kızının işlediği kanaviçede bir mana, kızların içtiği sigarada beni harekete geçiren bir çarpıntı, dedemler bizdeyken yatağa uzandığımda bir esenlik duyardım. Sonra… Ne oldu bilmiyorum! Babamın ölümüne yordum olanları. Bozulan şeyhleri, sert yatakları, buluttan bir türü düşmeyen yağmuru, kanaviçedeki meyve suyu lekesini, kızların sigarayı bırakışını… Hepsinin sorumlusuydu benim için babamın ölümü. Kaç zaman geçti üstünden. Bir ara gerçekten iyi hissetimse de devamı gelmedi. Yüksek ülküler edindim. Başta böyle değildim. Yani böyle ülküler değildiiçimdeki. Kara kurumlar, postallar, gergin uykular ülküsü değildi işte! Gerçi yok bir pişmanlığım kökünü devlete veren bir gül olmaktan ama… Yoğurt kovasında bir çiçek olmak da fena olmazdı hani! Denedim be Ferhan. Ferhan’ım! İstedim de. Amancak… Yoğurt kovasında biraz pasaklı durdum, biraz eğreti. Yerimi yadırgadım, endişemi büyüttüm. Babam olsaydı dedim, böyle olmazdı. Ne komik, ne tuhaf, ne vıcık bir ömür ama! Biliyorum bir anlamı olmayacaktı. Babamın ölümünün içimdeki boşlukla bir ilgisi yoktu. Aksine! Doluydum ben. Sımsıkı. Gerilmiş bir oktum ve yayı kırarak fırlayacaktım yuvadan. Bahanem olmasındı. Bahaneler için artık geçti. Yoğurt kovasından kaçmış bir çiçektim. Bahaneler, günlük telaşlar, o alelade dünya sevinçleri falan… Artık yasaktı bana. Köküm devletteydi ve ben dikeni bol bir güldüm. Değil mi? Tercihlerim Ferhan. Ferhan’ım! Yanlış yapmıştım belki en başından. İhtimali aptal çarpıntılara satmıştım. O insanlarla değil bu insanlarla ahbaplık etmiştim. O kadınla değil bu kadınla evlenmiştim. O şiiri değil bu tutanakları okumuştum. O eğlencelere değil bu konferanslara katılmıştım. O kalemi değil bu kabzayı kavramıştım. O abajurlu dairelere değil Şehreküstü’lere kaymıştı gönlüm. Ellerimle, gözlerimle… Şimdi söylüyorum. Gönlüm rahat. Ben yine de bütün ihtimallerin ve aydınlık yolların bilincinde kalarak karanlık yazgımdan pişman değilim Ferhan. Böylece bir insan, bu biçim bir Çetin oldum. Benim şikâyetim… Sadece pinekleyerek ölümümü beklemektir. Bir şey yapmalı. Ateşim var bak, buna eminim.  İçim bazı bazı harlanıyor. Kuduruyorum. Bir şey yapmalı artık. Gücüm, kuvvetim kimi zaman arzularımı karşılayacak gibi oluyor. Hissediyorum. O halde… O halde diyorum Ferhan! Beni durduran, alıkoyan şeyh ne? Niçin sandalyelere oturarak, uzun koridorları ağır botlarla bitirerek, düşünerek, sakalımı sıvazlayarak, tırnaklarımı yiyerek ve birkaç nefeste bitirdiğim sigaralarımı içimdeki boşluğa söndürerek geçiriyorum günlerimi. Ha? Ölümü böyle mi karşılayacağım! Ölümü böyle bir şey mi zannediyorum? Na… Na Ferhan, na! Militanların diliyle Ferhan, gür sesle… Na! Naaa! Naaaaaa! Bir şey yapmalı. Üç günlük ömrün üçüncü gününü dörde uzatmak değil bahsettiğim. Birinci günü dahi son günmüş gibi yaşamak ve öyle… Anlıyor musun? Sen de ağlıyor musun abinle? Sakallarının bir kısmına da sen el sürüyor musun? Sigara kokan montuna sarılıyor musun? Abinin ömrüne ağıt yakıyor musun? Yoksa… Yoksa taş mı fırlatıyorsun yine! İpe mi götürüyorsun onu… Delirdin abi artık, ilaçlarını iç mi diyorsun… Ha! Aslanım. Kardeşim. Güzelim. Ferhan’ım… Yapma. Yapmazsın değil mi? “Yapmam abi!” diyor Ferhan. Sesi ağlamaklı. Korkuyor abisinin bulanık zihninden. Sonra yarın sabah gidecekleri dersten bahsediyor. Tarih dersi, Odtü. İzlemek, gözlemlemek, takip… Abisini alırmış evden.Giderlermiş. Pastanede poğaça yerlermiş. Pastanecinin yamuk dişli kızıyla Marsupilami izlerlermiş. Birden… Ferhan’ın ağdalı sesini işitince canı sıkılıyor Çetin’in. Bir türlü tatmin olmuyor. “Tamam” diyor. Halbuki içten içe biliyor Ferhan’ın sikinde bile olmadığını. O korkunç yıkılışının ve ölümünün… Kapatıyor telefonu. Gözleri ağlamaktan kızarmış çocuğa uzatıyor. Çocuk telefonu vestiyerdeki montun iç cebine koyup geri geliyor. “Nasıl keseyim abi?” diye soruyor. Çetin oralı değil. Bir daha soruyor çocuk. Çetin çeviriyor kafasını. Elini kullanarak anlatmaya çalışıyor. Uzun, yağlı saçlarının tepesinden bir tutam alıyor. Sıkıştırıyor parmaklarıyla. Gösteriyor. Burası hariç kalan her yeri üçe vuracaksın, diyor. Çocuk bakıyor şaşkın gözleriyle. “Emin misin abi!” diyor. Çetin kendinden emin; önüne dönüyor, halkaları soluk gözleriyle dikleniyor çocuğa,

“Üç günlük ömür! Sikerim, kes…” diye yanıtlıyor.

Yorum bırakın