Güneş, asfaltın üzerinde titrek seraplar yaratıyor, kasabanın sokaklarında sessiz bir huzur dolaşıyordu. Deniz kenarındaki bu küçük kasaba, yaz tatilinin getirdiği o tembel dinginliğe bürünmüştü. Evlerin beyaza boyanıp güneşten kavrulmuş duvarları, bahçelerde hırsız gibi dolaşan kedilerin sesleri ve ara sıra esen rüzgarın getirdiği tuz kokusu, bölgenin değişmez manzarasıydı. Gelelim karakterlerimize. Emir 11 yaşındaydı. Uzun boylu ve yaşına göre güçlü bir yapıya sahipti. Denizle olan dostluğu eskiydi; o suların bir parçası gibiydi. Dalgaların arasına karışıp kaybolduğunda sanki kendi dünyasında geziniyor gibi olurdu. Sanki doğma amacı yüzmekti. Emir, sahildeki diğer çocuklar arasında bir kahramandı; hızlı yüzer, en uzağa atlar, deniz kabuklarından koleksiyon yaparken herkesten önde olurdu. Ama onun için asıl mesele, küçük kardeşi Kerem’di. Kerem altı yaşındaydı. Küçük kardeşlerin klasik huyu onda da mevcuttu. Emir’in gölgesinde kalmaya mahkûm gibi hissediyordu. Abisi ne yaparsa o da yapmalıydı. Emir’in çıktığı ağaçlara tırmanmaya çalışır, onun gibi gün batımında denize taş atardı. Ama ne yapsa da hep biraz geri kalırdı. Annesinin ve babasının Emir’e olan gözle görülür güvenini hissediyor, içinden büyük bir kıskançlıkla bu ilgiyi kendine çekmek istiyordu. Ama bu nasıl olacaktı ki?
O yaz, Emir ve Kerem arasındaki mesafe artıyor gibiydi. Emir, yaşıtlarıyla vakit geçiriyor, Kerem’e ise büyük çocukların oyunlarına dahil olması için fazla küçük olduğu söyleniyordu. Her küçük erkek kardeşin gördüğü muameleyi o da görüyordu. Kerem bu durumu tersine çevirmek istiyordu. Tüm gün abisinin dikkatini çekmek için yapabileceklerini düşünüp durdu. Hem abisinin hem de etrafındakilerin dikkatini nasıl çekebilirdi? Cevap basitti. Emir gibi cesur, Emir gibi korkusuz olmalıydı. O küçük aklıyla kendince harika bir plan buldu. Avını sessizce bekleyen bir timsah gibi doğru anı bekledi. Günlerden bir gün istediği koşullar oluştu. Öğle vakti herkes evde uyurken usulca kapıyı aralayıp dışarı çıktı. Ailesi bir süre onun yokluğunu fark etmeyecekti. Deniz o saatlerde parlak bir maviye bürünmüş, sular sakin görünüyordu. İçindeki ses ona bunun en doğru an olduğunu fısıldıyordu. Abisi gibi olmanın vakti gelmişti. Başta keyifle kumsalda bir o yana bir bu yana sevinçle koştu. Bugün insanların gözünde farklı biri olacağı gündü. Artık kendini ezik hissetmeyecekti. Hatta ve hatta kim bilir abisinin arkadaşları da onu kabul edebilirdi. Bitmek bilmeyen enerjisini biraz kullandıktan sonra zamanı gelmişti. Ailesi yokluğunu fark etmiş olmalıydı. Ailesi gelmeden olabildiğince uzağa yüzmeliydi. Ne kadar uzağa giderse o kadar övgü alacaktı. Derin nefes aldı ve ilk adımını attı. Su buz gibiydi. Vücudu birkaç saniye tir tir titredi. Bir an acaba gitmesem mi kuşkusuna kapıldı fakat bu kadar geldim geri dönüş yok, abime ondan aşağı kalır olmadığımı göstereceğim hırsı ağır bastı. Yavaş adımlar attıkça üşüme hissiyatı artıyordu. Kendini soğuk suya bırakıp hızlıca yüzerse vücudunun soğuğa alışacağını düşündü. Haklıydı. Aralıksız yüzmesi sonrası artık üşümüyordu. Baya mesafe katetmişti. Ayak parmaklarının ucunda zor durabiliyordu. Birkaç kulaç sonrası artık ayakları kuma değmeyecekti. Abisini geçmeliydi. Hala onun arkasındaydı. En kötü ne olabilirdi ki? Derinlere doğru ilerlemeye başladı. Fakat bilmediği bir şey vardı: Deniz, dışarıdan göründüğü kadar masum değildi. Görevine öylesine odaklanmıştı ki etrafta kimselerin olmadığını dahi fark edememişti. Bir anda anlam veremediği bir şey oldu. Ansızın ayakları yerden kesildi. Akıntı, Kerem’i sürekli açığa sürüklüyordu. Kendi iradesi dışında sürükleniyordu. Boğuk bir korku içini kapladı, kıpırdanamayacak kadar büyük bir panik içindeydi. Gözyaşlarına hakim olamıyordu. Tek yapabildiği ağlamaktı. Cılız sesinin kimseye ulaşamayacağını hissetse de tüm gücüyle yardım için bağırıyordu. Ne kadar bağırırsa bağırsın başkasının sesini duymuyordu. Tek başınaydı. Çaresizdi. Ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Korkuyordu. Vazgeçmek üzereydi ki bir çığlık gökyüzünü deldi. Bu ses tanıdıktı. Abisinden başkası değildi. Emir, küçük kardeşinin denizde olduğunu fark etmiş, tüm gücüyle ona doğru koşmaya başlamıştı. Bir saniye düşünmeden denize atladı, aralarındaki mesafeyi kapatmaya çalıştı. Kolları, dalgaları yaran bıçaklar gibiydi. Kerem, abisi yerini bulabilsin diye bir an olsun durmadan bağırıyordu. Kısa süre sonra abisinin sıcak elini bileğinde hissetti. “Tutun bana, Kerem!” diye bağırdı. Emir gerçekten de harika bir yüzücüydü fakat deniz, avını bırakmaya niyetli değildi. Emir, küçük kardeşini sahile doğru çekmeye çalışıyor ama gücü gittikçe azalıyordu. Yeteri kadar güçlü değildi. İçinde bulundukları tüm olumsuz koşula rağmen pes etmek onun kitabında yoktu. Ne olursa olsun kardeşini kurtarmalıydı. Kerem, abisinin yorgun nefesini duyabiliyor, gözlerindeki korkuyu hissedebiliyordu. Geçen her saniyede kurtulma şansları azalıyordu. Emir sınırlarını aşmasına rağmen akıntının kuvveti karşısında çaresizdi. Yine de çabasının karşılığı tamamen boş değildi. Az da olsa mesafe katedebilmişlerdi. Kıyıya biraz daha yaklaşabilmeleri halinde kurtulma şansları vardı ama Emir’in gücü kalmamıştı. Tükenmişti. Neticede insan vücudunun bir sınırı vardı. Direncinin düzenli arttığı rol yapma oyunlarındaki karakterlerden biri değildi. Acıyla güldü. Onu bekleyen sonun farkına varmıştı. İkisinin kurtulma şansı yoktu. Kalan son hayat enerjisiyle Kerem’i suyun dışına doğru ittirdi. Son kez gözleri Kerem’in gözlerine değdi ve titreyen sesiyle fısıldadı: “Senin suçun değil… Seni çok seviyorum, yaramaz şey.” Emir o kadar yorulmuştu ki hareket edecek gücü dahi kalmamıştı.Kardeşinin kendisine doğru çekilmediğini görünce elini ayağını çırpmayı bıraktı. Amacına ulaşmıştı. Son ana kadar abilik görevini yerine getirebilmişti. Onun için artık dinlenme zamanı gelmişti. Gözlerini kapadı ve kendini denizin kontrolüne bıraktı. Onu bekleyen sonu kabullenmişti. Kısa süre sonra, dalgalar onu yuttu. Kerem güç bela sahile ulaştığında güneş hala parıldıyordu ama dünya kararmıştı. Kasaba halkı, Kerem’i sudan çıkardığında Emir yoktu. Deniz her zaman cömert davranmazdı. Onu geri vermemişti. O günden sonra Kerem, hiçbir zaman büyük olmaya çalışmadı…
op.389: cevdet güner – büyük olmak*
