op.403: ada çelen dilmen – boşluk zamanlarında*


Böyle günlerde pek uyanmak istemiyorum. Böyle günler derken; annenizin mutfakta pazar kahvaltısı hazırladığı, ağabeyinizi yüksek doz uyuşturucudan kaybettiğinizi öğrendiğiniz, hoşlandığınız çocuk tarafından sınıftan çıkarken aniden öpüldüğünüz, babanızı sabah dört gibi sallanarak gizlice eve girerken yakaladığınız veya alarm kurmayı unuttuğunuz için işe geç kaldığınız günlerden bahsediyorum. Hayatın içinde trajedilerle güzel anılar vardır, bir de bir boşluk. Kiminin yetmişinde kiminin yirmisinde fark ettiği ve de birçoğunun hiç rastlamadan ölüp gittiği bu boşlukla ben on beşimde veya yirmi birimde tanışmış olmalıyım. Birçok insanın rastlamadığı derken, öyle rastlamamaktan bahsetmiyorum; herkesin içinde besleyip büyüttüğü karadelikler var. Sadece, şunu bilmeliyiz ki, insan bir boşluk doldurma makinasıdır. Bir insandan diğerine, bir restorandan ötekine, bir işten öbürüne… Boşluğun katlanılabilir hiçbir tarafı yoktur. Ve boşluk aşınır. Ona gerçek manada rastlamanın tek koşulu bir günün sabaha karşı dördünde onun kenarına oturup şöyle bir bacak sarkıtmaktır aşağı. Ve bunu ne kadar erken yapabilirse bir insan o kadar evlâdır.

On beşimden veya yirmi birimden beri çayı sadece demle içmeye, patlıcan yemeyi sevmeye, iki kitabı birlikte okumaya ve gözlük takmaya başladım. Sonra bazen sevgililerimi aldattım, terk ettim ve terk edildim, bir kedi ve çokça çiçek besledim. Ve sancım hiç azalmadı. Birkaç gün evvel, Kemal onu ne kadar derinden incittiğime, tüm fotoğraflarımızı ve onda bıraktığım kırmızı şalımı yaktığına, bu dünyada herkes gibi bencil ve azılı bir orospu olduğuma, bir daha ismime dahi rastlamak istemediğine ve bu hayat ile (varsa şayet) öteki hayata dair son derece kötücül dilekler iletmeye ilişkin hayli uzun bir mektup gönderdi. Sanıyorum şehir değiştirdiğimden beri bana yazdığı en uzun mektuptu. Garip, öfkenin kudreti ve nüfuzu beni her daim şaşırtmış ve heyecanlandırmıştır. Öfke bir insanın en güçlü ve en zayıf anıdır.Rastgeledir. Öylesine, sıra dışı, muazzam.

Onu ilk gördüğümde M caddesini kaldırım kenarından telaşla arşınlarken sol pabucuna girmiş minik bir çakıl taşının acısını çekiyordu. İdare edebileceğini zannederken bir elektrik direğine tutunup ayakkabısını çıkarmış, delicesine sallayarak taştan kurtulmuş, sonra tekrar koşar adım yoluna devam edip otomobillerin arasında gözden kaybolmuştu. İki sene kadar beraberdik, haftanın üç günü akşamları sinemaya veya sergiye gider, bazen mutfakta yemek pişirir, sonra, genellikle onları döker ve gidip dışarıda yerdik. Hafta içleri akşam evime gelirdi birkaç gün, erkenden yatağa girip sarılıp uyurduk, gece yarısına doğru çalan alarm bizi sonsuza dek ayırana kadar. Onu kapıya kadar geçirir, merdivenden inişini izlerdim; bazen çok yalnız hissettiğimde, yalınayak dışarı koşup merdiven boşluğundan tüm katları inişini takip ederdim. Kapımı hep biraz geç kapatırdım ve hiç kilitlemezdim, geri dönüp günün doğuşunu izler veya uyanamayıp işlerimize geç kalırız diye. Ama kapıdan çıktıktan sonra hiç geri dönmedi. Tanıştığımızdan kısa bir süre sonra terfi aldı, eskisinden daha sık iş seyahatlerine gitmesi gerekti ve beni çoğunda yanında götürdü, son model bir araba aldı, karısı işten ayrılıp seramiğe merak sardı ve babasını çoklu organ yetmezliğinden kaybetti. Bıyık bırakmaya başladı sonra tıpkı onun gibi, ama telaşı hiç değişmedi. Ben ayak parmaklarıma oje sürer veya koltukta uzanıp dergi okurken genelde salonun ortasında bir o yana bir bu yana dönerek uzun telefon görüşmeleri yapardı, her buluşmaya çok vaktinde çıkmasına rağmen koşar adım gider; açılan ayakkabı bağını ancak karşıdan karşıya geçmek için trafiğin durmasını beklerken eğilip bağlardı. Ben ne kadar avanak ve serin kanlıysam; o da o kadar tez canlı, dakik ve programlıydı. Ve ben, onun çarpık hayat trafiğine mola olmaktan genellikle memnundum. Hayatımın içindeki o boşluğu doldurmak için delicesine çırpınıyordum. Kemal koşuyordu çünkü korkuyordu. Ben duruyordum çünkü aptaldım. Neticede ikimiz de aynı dipsiz boşluğun bir yerlerine sürükleniyorduk ve bunu fark ettiğimde bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Hiçbir şey derken, gerçek anlamda bir hiçlikten söz ediyorum. Bir tek gerçek varsa o da zamandı. Ama zamanı kim takardı ki. Yalnızca kediler ve böcekler ölürdü bazen. Bazen de babalar.

Hatırlıyorum günlerden pazardı. Ertesi gün öğlen 13.30 trenine iki büyük valiz, bir sırt çantası ile çok ağır bir ruh sondan üçüncü ve leş gibi kokan vagonun içindeki o pencereye kimsenin anlamadığı bir şeyler çizecekti ağzından çıkardığı tütün kokan buharla. Yatağın hafif kenarında yarı yatar ve bitki çayı içerken bacaklarımın arasından uzanıp göğsüme yaslanan kapkara saçların arasında gezdirdim parmaklarımı dakikalar veya saatlerce. Bomboş bir varlık. Üst üste uzanan ve birbirinden çok uzakta o iki ruh. Yalnız gece yarısını bekleyen, hiçbir şey konuşmayan ve gözleri delice yanan ben ve o. Nihayet on ikiyi geçiyordu saat.

Kalbin hızlı atıyor…” diyor neredeyse fısıldayarak. “…gerginsin.”

Başını göğsüme daha sert yaslıyor ve sanki bir an dokunuveriyor en içeriye. Parmaklarım hareket etmiyor artık.

Ben buradayım.

Hiçbir şey söylemedim. O da ondan sonra söylemedi. Birkaç beş veya on dakika sonra elimdeki bardağı alıp yatağın kenarındaki komodine bıraktı. Gözlerime düşen bir tutam karanlığı iki parmağıyla ağı ağır kulağımın arkasına yerleştirdi, uzanıp dudaklarıma, gözlerime ve çenemin bitimine bir öpücük kondurdu. Ayağa kalktı, yürüdü, yürüdü. Askılıktan çekeceği aldı, ayakkabılarını giydi, eğilip biraz tozunu sildi birinin, ceketini giydi sonra. Ceplerini kontrol etti, atkısını bağladı. Başı sola doğru hafifçe eğildi ve bir an dönüp gözlerime bakacak gibi oldu birkaç saniyeliğine, ama hiç dönmedi. Kapıyı açıp dışarı çıktı ve geri arkasından yavaşça kapadı. Bir süre hareket etmedi, bense yatağın içine girdim ağır ağır. Yorganı gözlerime kadar çekip yavaşça merdivenleri inişini dinledim. Bir, iki, bir… iki. Bir iki bir iki. Bir… iki… bir iki bir… iki.

O gece gözlerimi hiç kırpmadım. Ertesi sabah evden çıktım ve kapıyı kilitlemedim. Terminale gitmem bir buçuk saatime ve cebimden eksilen çokça ince kâğıda mâl oldu. Şoför valizlerimi indirdikten kısa bir süre sonra beni uğurlayacak hiç kimsenin olmadığını anlayıp, kibar ve doğalca valizlerimi uzunca bir süre taşıyarak peşimde sürüklediğim o kurşun gibi ağır ruha ve kuş tüyüne dönmüş bedenime eşlik ediyor. “Hayat sizi hiç incitmesin!” diyorum bana dair her şeyi ve de hiçbir şeyi yeniden sahiplenirken. “Sizi de!” diyor, “Allah’a ısmarladık.”

Cebimden çıkardığım paketi hafifçe sallıyorum ve kalan sigaramı yakıyorum. Bu kentte içtiğim son sigara. Bu kentten başka sigara almayacağıma ve bu terminale bir daha ayak basmayacağıma yeminler ediyorum kim bilir kaç kez. Bu sigarayı içeceğim, son kez şehrin görünen her bir köşesine bakacağım birkaç dakika ve yere tükürüp gideceğim. “Bana her hafta yaz,” demişti Kemal, sonra bir süre bekleyip “…mutlaka yaz.” diye eklemişti dün sabah veya belki de iki gün önce. Bu memleketin her bir güvercini biliyordu ona hiç yazmayacağımı. O da biliyordu belki bazı sabahlar. Bense evvelki gece öğrendim.

Beni benim istediğim gibi sevmeni istiyorum, derdim. Anlamazdı. Bencil, nankör ve doyumsuz olduğumu düşünürdü ama bunu asla söylemezdi. Kaşları aşağı doğru ağır ağır inerdi bunu söylediğimde. Nasıl yapmamı istiyorsun? derdi bazen. Cevap vermezdim. Bu asla sorulmamalıydı. Suskunluğunu zafer kazanmış gibi dudaklarını büzerek ve sırtını dikleştirerek belli ederdi. Bazen de benimkinin nesi yetmiyor? derdi. Bu da görece yanlış ama pek tabii sorulabilir bir soruydu. Nesi yanlış?.. Sadece yanlıştı. Ve ben ne bencil ne nankör ne de doyumsuzdum. Beni benim istediğim gibi sevmesini arzuluyordum çünkü ben onu onun istediği gibi seviyordum. Bu da onu acımasız bir canavar yapıyordu, çünkü bunun farkındaydı. Oysa Kemal de bencil biri sayılmazdı. Sancılar içindeydi Kemal. Birlikte yediğimiz ilk öğle yemeğinde bana ilkokul öğretmeninin nasıl en yakın arkadaşı Edip’i kayırdığını ve Kemal’e ‘işe yaramaz, oğlan müsveddesi!’ diye bağırıp durduğunu anlatmıştı. Sonra da annesinin babasını nasıl aldattığını. Ruha inanmadığından bahsederdi ve bu yüzden saatlerce tartışırdık şarap eşliğinde. Esasında, pazar günleri de dahil, pek bir şeye de inandığı yoktur Kemal’in; güzel bir sohbete ve geceye inanırdık birlikte. Oy da kullanmaz Kemal. Çayını limonlu içer.

Trene binerken bir saniye dönüp arkama bakacak gibi oluyorum ama korkuyorum. Onu görememek mi yoksa tam karşımda gözlerimin içine acıyla bakarken bulmak mıydı beni korkutan? Belki her ikisi de. Tek bildiğim onun gözleriyle bir saniye bile kavuşsaydı gözlerim, o trene asla binmeyeceğimdi. O trene binmeyip memleketimi terk etmediğim bir senaryo ikimizin de sonu olurdu. Hiç duymayan birine haykırıp durmak, sesimin yitişi ve boşa çırpınışların haksız yorgunluğuydu bizim sonumuz. Onu terk etmeden sevmem olanaksızdı, onu sevmekten vazgeçeceğim bir gün tüm olasılıklarca imkânsızdı. Onu terk etmek yurtsuzluktu, onu terk ettim. Evimi ve yurdumu ona bıraktım.

Ruhumun onunkine değdiği ilk anı hatırlayamıyorum, neredeydim ve ne olmuştu? Belki çamaşır asıyordum, belki buz gibi olmuş kahvemden keyifsiz bir yudum alıyordum veya bir şarkı mırıldanıyordum yokuş aşağı. Ama ruhumun onu bir daha terk etmeyeceğini anladığım an beş veya kırk dakika öncesi kadar aklımdaydı. Yalnızca bu hisle ne yapabilirdim, insan ne zaman yalnızca hisseden bir varlık olacaktı? Veya olacak mıydı… Bu açgözlülük, doyumsuzluk değilse nedir insanı öldüren? İnsanlar ölürdü bazen, tıpkı kediler gibi. Kediler ölünce eksilir yalnız, insanlarsa yaşarken bazen ve çoğalıp ağırlaşır öldüğünde. Aç ve onursuz yaşanmış bir hayat değilse insanı öldüren, neydi? Bomboş bir varlık ne zaman, nasıl eksilirdi? Dostoyevski açlıktan ölmüştü. Ben de Dostoyevski gibi öleceğim.

Arkamı dönmedim. Nasıl ki Kemal o zifiri karanlıkta dahi dönüp arayamadıysa beni, öyle. Yerimi bulup başımı cama yaslıyorum. Kemal oraya hiç gelmemişti, buna yemin edebilirim. Kemal bir korkaktı. Birlikte ilk gittiğimiz sinemada, filmin ilk dakikalarında elini tuttuktan sonra nasıl hışımla beni orada terk ettiğini hatırlıyorum. Tüm filmi yalnız izledikten sonra dışarı çıktığım gibi önümde belirişini ve dudaklarımı öpüşünü birdenbire. O gece benimle evime kadar yürümüş ve karnımıza kramplar girene kadar gülmüş, ben biraz da çişimi kaçırmıştım. Kapıdan girmeden hemen evvel “Belki de yapamam Süreyya.” deyişini hatırlıyorum sonra: Hiçbir şey demeden uzanıp dudağının sol kenarından ufakça öpüşümü ve kapıyı suratına çarpışımı. Tanrım, seviyorum pezevengin çocuğunu, seviyorum.

Kemal’in veda satırlarını dördüncü kez baştan sona okuyorum, soğuk mermerin üzerinde titreyen parmaklarımın arasında ona son kez yazdığım mektubun ağır ağır küle dönüşünü izliyorum ve bilmem kaçıncı sigaramı içiyorum.


Kıymetli Kemal,

Mürekkep kuruduktan sonra şöyle bir baştan sona okuyup şöminede yakacağım mektuplardan birini yazıyorum sana. Evet, bir şöminem var. Sana bahsettiğim işimden istifa ettim, sanırım tarihinin en erken pes eden elemanı oldum böylece. Ama esasen pes ettiğimden değil, hep bir hayal gibi baktığım şirkete kabulümün yazılı olduğu bir mektup aldım. Yere bir hayli yakın, sol üst köşesinden kırık yatağıma oturmamla pencereden postacının kapıma yaklaştığını görmem bir olmuştu. O buz gibi taşların üzerinde ne kadar süre yuvarlandığımı hatırlamıyorum. Cebimdeki son paramla ucuzundan bir şarap aldım kutlamak için, beyaz. Bardağım yoktu, şişeden içtim. İnsan şişeyi kafasına dikerken ne kadar içmekte olduğunu kesinlikle kaçırıyor.


Ertesi gün sekreterle bir görüşme ayarlayıp şehre yeni taşındığımı ve yerleşip kendime çekidüzen vermek için bir sonraki hafta başlamak istediğimi söylediğimde bana bir taşınma
yardımı ödeneği oluşturdular, bir sonraki ay alacağımız ikramiyenin bir bölümünden kırpılmış olacağını tahmin ediyorum. Onunla bir şömine aldım işte, henüz bir koltuk takımımsa yok. Seni düşündüğümü bilmek istediğini biliyorum, düşünüyorum da. İstifa mektubumu ilettikten sonra eşyalarımı toplamak için odama gitmeden önce depoya inip son çıkarılan arşiv dosyalarının üzerine işedim. Bu lanet yere dair özleyeceğim tek şey Zübeyir amcanın yağlı göbeğine başımı yaslayıp ağlamak ve bu boktan hayatta nasıl güçlü bir kadın olacağımı sorup durmak olacak, bunu biliyorum. Zübeyir amca ne bir kadındı ne de güçlüydü, üstelik kocaman bir göbeği vardı. Aramak böyle bir şey sanırım esasen.


Düşündüğünün aksine, sana yolda giderken üç farklı mektup yazdım. Tren yolculukları beni biraz duygusallaştırıyor, sende de oluyor mu? Trende bizi, seninle geçirdiğim vakitlerde, yanıma gelmeni beklerken veya iş yerinde düşündüğümden çok daha fazla düşündüm. Bir gün bana yazmayı bırakacaksın ve bunun sebebinin benim sana hiç yazmamam olduğuna kendini inandıracaksın. Böylesi çok daha iyi.


Şans yüzüme bir kez daha gülerse önümüzdeki üç ay içerisinde salonumu tamamlayabilirim
ve belki bir kedi de besleyebilirim. Evde bir ses olmasını istiyorum, anlıyor musun?


Seni özlüyorum.


Süreyya.”

Onunla yaşlanmak fikri birçoklarından güzeldi. Onunla yaşamak ve de ölmek. Onunla karışmak zamana ve de kaybolmak. Zamanın ellerinde olmak isterdim. Oysa mekânda, kişilerde ve şeylerde sıkışıp kalmıştık. Birinin ömrünü yan yana tüketmek istenciyle sevebilmenin altında paramparça olduğunu yazabilseydi Kemal, diyorum, ah bir söyleyebilseydi. Söyleyebilseydi belki yurdum olurdu. Öfkeli değilim sustuğu için veya elimi sımsıkı tutmadığı için. Ruh yitmezdi hiçbir zaman ama pek tabii eksilirdi bedende. “Ve demem o ki kıymetli Kemal!” Şimdilik eksiliyorum ve kök salıyorum, biterek çoğalıyorum. Sana rastlıyorum dirseğinin karasında. Okuduğun bir şiir oluyorum önce. Kurduğun bir düşe sığınıp sözlerine varıyorum sonra, bir düşünce serin bir kış sabahı nasıl çiy tanesi olup konarsa bir kadının saçlarına, öyle. Sonra içtiğin demli bir çay oluyorum bazen veya çektiğin son duman sigaranın. Kopardığın bir gülün yaprağından düşüyorum esmer bir çocuğun nemli ayaklarına ve filizleniyorum gördüğüm ilk bahar akşamı. Çokluğu sana bırakıyorum. Sonumu yatırıyorum senin sonsuz döşeğine. Bir çingene bir bayram sabahı nasıl ölürse yazın, öyle.

Yorum bırakın