“İnsanın sığınağı ne zamandır susmak oldu bilmiyorum. Ama bazı kapılar konuşarak değil, sessizce açılır.”
Yıllar sonra oraya geri döndüğümde kapı hâlâ aynıydı: biraz zor açılır, paslı ama inatla yerinden kıpırdayan cinsten. Beni gören bir ev değil de beni hâlâ bilen bir oda gibiydi. Penceresi kapanmış, içerisi rutubetle dolmuştu. Ama nedense en çok orada nefes alabildim.
İçeri girdiğimde, sadece tozlar değil, bastırılmış bir şey de havaya karıştı sanki. Bir çocuk sesini duyar gibi oldum – belki de bendim. Duvarların dili yoktu ama ben onlarla konuştuklarımı hatırladım. Hiç kimseye söylemediğim, hatta kendime bile itiraf edemediğim şeyleri ilk burada düşünmeye başlamıştım.
Kimi günlerde yalnız kalmak için girdiğim bu odaya, bazı günlerde yalnız olmadığımı anlamak için sığınıyordum. O zamanlar anlamamıştım belki ama şimdi biliyorum: Odanın penceresi dışarıya değil, içeriye bakıyordu. Ve bu, onun en güçlü yanıydı.
Odaya ilk girdiğim yıllarda kimse orada yok gibiydi. Belki de ben yoktum. Raflarda toz tutmuş kitaplar, içi boşalmış bir müzik kutusu, pencereden içeri sızan rüzgârın fısıltısı… Hepsi kendi hâlinde susuyordu. Ama bir ses vardı duyamadığım. Sanki biri konuşacakmış da vazgeçmiş gibiydi.
Yıllar sonra tekrar döndüğümde, o odada bir çocuk oturuyordu. Konuşmuyordu ama gözleri ağlıyordu. Yanında kimse yoktu; belki öfkesi, belki duası… Ama ikisi de baş ucundaydı. Onun kim olduğunu anlayamamıştım önce. Sonra fark ettim: o, bendim.
Odanın kapısı o gün kendi kendine açıldı. İçeri dolan hava tozlu ama tanıdıktı. Ürktüm. Ama anladım: Bu oda baştan beri bendim.
Burası bendim. Ama ne ben aynıydım ne de o aynıydı. Benim saçlarım, odanın da sıvası dökülüyordu. Zaman, ikimizin de üzerinden aynı hoyratlıkla geçmişti. Saçlarıma düşen aklar, duvarda açılan çatlaklara benziyordu. Ne ben gençliğime aittim artık ne de oda ilk günkü sessizliğine. Rutubet kokuyordu ikimizin de içi ve penceremiz artık iyi görmüyordu. Ama yine de dönüp ona gelmiştim, kovulduğum tüm yerlerden. O da kapısını yalnız bana açmıştı. Soldurmuştu içimizi her buyur ettiğimiz. Bir gün biri gelecek ve rengârenk olacağız sandık. Ama gelenlerin bildiği tek renk siyahtı.
Burada aldığım ve döktüğüm yaş’ları düşündüm. Odanın köşelerine sızmış bir nem gibi içime bir ağırlık çökerdi. Bulut buluttu o köşeler… Yağacak gibi olur ama hep içinde tutardı. O suskunluk bazen bir damlaya dönüşürdü, bazen sadece gözümün kenarında asılı kalırdı. Bu kirli ellerin izi hep oradaydı. Ve bu eller, nedense hiç düşmüyordu yakamızdan.
Koştuğum tüm sokakların en sonundaydı bu oda. Kendime çarptığım yerlerin ise en başında. Hatıralarım ne zaman ağır gelse getirip buraya yığdım. Sessiz ve soğuktu bu yüzden.
Kimse çiçek bırakmadı bu odaya. Ama bir gün… Ben bir mum yaktım. Küçük bir alevdi belki ama gövdemin karanlığını genişçe aydınlattı. O ışıkta kendime ilk kez dışarıdan bakabildim. Mumun kokusu odaya yayıldıkça, geçmiş de başka bir kokuya büründü. Güllerle değil, ama yanık bir zamanla doldu oda. Anılar duruyordu yine orada ama artık başka biçimde geldiler gözümün önüne. Çiçek gibi süslü değil; ama gerçekti, samimiydi. Ve belki bu kez anlatılabilirdi.
Duvarın köşesinde bir fistan asılıydı. Dili olsaydı çok ağlardım. Başkasından giymem için hediye edilmişti ama annem onun uğursuz olduğuna inanırdı. Daha ben giyemeden başkasına verilmişti. Ona çok yakışmıştı. Ben mi? Ben düğüne günlük bir kıyafetle gitmiştim.
Belki annem haklıydı, belki değildi. Ama o gün kendime şu soruyu sordum: “Madem o fistan bana ait değildi, ben kimdim annemin gözünde?”
Fistan konuşsaydı, belki derdi ki: “Benimle değil, seninle derdi vardı.” Ama çocuk kalbim bu ayırımı yapamayacak kadar kırılgandı. O gün aynaya baktığımda, kendimi değil fistanı gördüm. Uğursuz olan o değil bendim. Ve çocukluğumun en büyük yerinden eksildim.
Bu oda, kutuplarıydı gövdemdeki dünyanın. Bazen içimdeki soğuk burada donardı. Bazen tek bir alevle içimden bir bahar doğardı. Uzun geceleri olurdu, sabahı geç gelirdi. Ama o mum ışığı… küçücük kıvılcımı. Dünyamı olduğundan büyük gösterdi.
Kendini arayan herkes, bir gün o sessiz odayla yüzleşir. Kimi ağlayarak çıkar, kimi orada kalır. Ama hiçbiri eskisi gibi olmaz. Çünkü insan, bir kere kendini duymayı öğrenirse artık sağırlaşır herkese. Ve bazen… tam kırıldığı yerden kırmaya başlar.
“Ben burada kaldım,” dedi oda, sessizce. “Sen gittin. Ama ben hep seni bekledim.”
Ve ben anladım ki bazı yerler susar, çünkü içindeki ses çok büyüktür.
Şimdi biri sorarsa, “Bu odayı birine açar mısın?” derim ki: Zaten açtıysam, saklanacak bir şey kalmamıştır. Utanırım belki ama her köşesine sahip çıkarım bu odanın. Çünkü bu oda, sonunda bana benzedi. Ve sessizlik artık bana ait değildi.
Şimdi biliyorum… Bu oda baştan beri bendim. Beni ben yapan, anlatmadığım her şeydi. İnsan, en çok çatladığı yerden ışık sızdırır.
Ve belki de bu yüzden… Benim odam güzel herkesinkinden. Çünkü ben hiçbir yerin görmediği yerlerimle döşedim burayı.
Toz suskunluğa bulaşır, ışık duvarda eğrilir, kelimeler çatlaklardan sızar… Ve ben hâlâ buradayım. Oda gibi; eksik, eski ama büsbütün kendim gibi.
