Bugün yedinci günüydü Ayşe’nin.
Bundan tam sekiz gün önce, her zamanki gibi kırlarda çiçekler toplayıp, mutluluk şarkıları söylüyordu. Karnında çoğalan kelebeklerle koşuyordu. Durmaksızın gülüyordu. Gülmekten başka bir mimik yerleşmiyordu bembeyaz yüzüne.
Sabahları erkenden kalkıyordu Ayşe. Önce çiftliğin işlerinde annesine ve babasına yardım ediyor, sonra da birlikte kahvaltı yapıyorlardı. Kahvaltıdan sonra değirmene gidiyorlardı. Değirmende un eliyorlardı. Yoruluyorlardı. Yorulunca Ayşe çeşitli güldürü ayinleri düzenliyordu. Annesi ve babası yorgunluklarını unutup kızlarına katılıyorlardı. İşleri bitince hep beraber neşe içerisinde eve dönüyorlardı. Ayşe tavukları ve hindileri çıkarıyordu kümesten. Babası da koyunları… Akşama doğru da annesinin lezzetli mi lezzetli yemeklerini yiyorlardı. Karınlarını bir güzel doyurduktan sonra da babasının odun ateşinde yaptığı çaydan içiyorlardı. O mis kokulu çaydan içenin ömrü uzuyordu. Birbirlerine sarılarak günü bitiriyorlardı. Tertemiz yataklarda mışıl uykulara dalıyorlardı. Eğer sonraki gün hafta sonuysa; Ayşe babasından ve annesinden izin alıp yanındaki bohçayla, horozlar öter ötmez evden çıkıyordu. Biricik sevgilisi ve ayrıca nişanlısı olan Ali ile birlikte gölün kenarında buluşup öpüşüyorlardı. Bütün köy halkı ikisinin de birbirine ne kadar âşık olduğunu gayet iyi biliyordu. Dillere destan bir aşk yaşıyorlardı. Çocukluk aşkı… Sadece sevginin gücüne inanıyorlardı. Bir tek günlerini dahi ayrı geçirmek istemiyorlardı. Bunun için yakında evlenecek, bir aile kuracak; dünyaya, kendilerine benzeyen ve sadece gülümseyen çocuklar getireceklerdi. Şirin mi şirin… Minik mi minik… Ömürlerinin sonuna kadar burada sevişerek, aynı kırlarda çiçekler toplayarak, koşarak, karınlarındaki kelebekleri çoğaltarak yaşayacaklardı. Fakat sonra bir şeyler oldu.
Karanlıklar lordu derebeyi Ahmet, yani ben, bundan tam sekiz gün önce, bir gece yarısı muhafızlarıma emir verdim. Ayşe’yi kaçırdım. Direnmek isteyen annesi ve babasını dövdürdüm. Değirmenlerini yaktım. Hayvanlarını ellerinden aldım. Evlerini harabeye çevirdim. Ayşe’yi alıp yanıma getirttim. Şatoma kapattım. Esir aldım. Bunu neden yaptığımı benim dışımda kimse bilmiyordu. Gerçi hiç kimsenin soracak cesareti de yoktu. Kıza aşık falan değildim. Oğlana da aşık değildim. İkisinin mutluluğunu da kıskanmamıştım. Ailesini tanımaz etmezdim. Bana bir zararları da dokunmamıştı. Ama güçlüydüm işte! Bu önemli bir şeyhti. Elimden her şey geliyordu. Sevgilisi Ali bile peşime düşemezdi benim. İstesem tek bir kibritle küle dönüştürürdüm bütün köyü. Yine de tek bir kişi “neden!” diye soramazdı. Başkaldıramazlardı. Kahraman değil mutlu insanlar yetiştiriyordu bu köy.
Ayşe’nin şatoya getirildiği ilk gün çığlıklarla ve yalvarmalarla geçmişti. Sürekli ağlıyordu. Kapatıldığı hücrenin duvarlarına vuruyordu kafasını. Saçlarını yoluyordu. “Lütfen bırakın beni!” diyerek dizlerime kapanıyordu. Dualar ediyordu. Niçin burada olduğunu, onu niye kaçırdığımı düşünüyordu. Bir sebep bulamıyordu; her iyi insan gibi ömründe kimseye bir kere bile olsun kötülük yapmadığını söylüyordu. Yanan değirmenlerini, yıkılan evlerini, annesi ve babasının kanlar içerisindeki halini düşünüyordu. “Lütfen! Lütfen… Lütfen…!” diye yalvarıyordu. Karşısına geçip oturuyor, ağzımı açıp da tek kelime etmiyordum. İlk gün böyle geçip gidiyordu.
İkinci gün hıçkırıklarla dinginleşen bağırtısı duyuluyordu sadece. Bifteğimi yiyor ve şarabımı içiyordum. Sonra bir rekâtlık namazımı kılmak için ceylan derisi seccademi seriyordum. Bu namazlar da olmasa kendimi hepten canavar hissediyordum. Bunalıyordum. Yanıma iki uşağımı da alıp yukarı çıkıyordum. Ayşe’nin tutulduğu güneş görmeyen kör odaya giriyordum. Şimdiden bir yıkıntıya benziyordu. Çökmüştü. Ağlamaktan bir hal olmuştu. Sesi kısılmıştı. Beni görür görmez koşmuş ayaklarıma kapanmıştı. Çizmelerimi öpmüştü. Salyası ve sümüğü bacaklarıma bulaşmıştı. İtmiştim. Küfretmiştim. “Vurun!” diye bağırmıştım uşaklarıma. Vurdular onlar da. Bir saat boyunca, başta kaba etleri olmak üzere yüzüne dek bütün vücudu; yumruk, tokat, tekme ve çimdik yemişti. Burnu kırılmış, dudakları ve kaşları patlamış, kaburgaları ezilmiş; morarmıştı. “Anne…” diye inlemesi bir çare olamamıştı. Benden umudunu şimdiden kesmişti. Sessizliğimin böyle bir manası vardı çünkü. Kayıtsızlık zalimi daha korkunç gösterirdi. Aldırmadım. Karşımda paramparça olmuş bir kız vardı. “Soyun!” dedim. Soydular onlar da. Şimdi karşımda çırılçıplaktı. Tekrardan alevlenen gözlerle, “ne olursun!” der gibi bakıyordu. “Bugün değil!” diye geçirdim içimden. Elbiselerini ateşe verip çıktım odadan. Öğlen olmuştu. “Biraz da kitap molası…” diye düşünmüştüm. Sütlü çayımı getiren hizmetçiye akşama misafirlerimin olduğunu ve güzel bir sofra hazırlamalarını söylemiş, kitabımı okumaya başlamıştım.
Üçüncü gün nispeten enerjiktim ve keyfim yerindeydi. Şatoda kalmak istemiyordum. Ava çıkmak gibi bir niyetim vardı. Yardımcılarımı çağırttım. Atımı nallamalarını, yayı ve oku bir güzel yağlamalarını, altın işlemeli (kraliyet nişanlı) tüfeğimi doldurmalarını ve ava giderken giydiğim çizmelerden herhangi birini boyayıp getirmelerini emrettim. Sağolsunlar, kırmadılar… Çünkü aksi halde sağ olmazlardı değil mi? Güldüm. Keyfim yerindeydi işte. Temiz ipekli av kıyafetimi ve Fransız işi peruğumu getiren hizmetçime Ayşe’yi sordum.
“Emrettiğiniz üzere tırnakları çekildi efendim!” dedi.
“Başka?” diye sordum.
“Bir tabak su, bir bardak pişmemiş çiğ pirinç götürdük efendim!”
“Peki kamçı?”
“On beş kez sırt, on kez göğüs, dört kez de boyun…”
“Tamamdır, gidebilirsin!” dedim.
Başka bir arzumun olup olmadığını sorduktan sonra gitti. Ben de heyecanla atıma bindim ve uzaklaştım. Şatoya döndüğümde yorgunluktan ölecek gibiydim. Sıcak suyumu ben daha varmadan hazırlamış olan hizmetçimden beni yıkamasını istedim. Sağolsun kırmadı o da… Çünkü aksi halde sağ olmazdı değil mi? Yine güldüm. Bu sefer yorgundum ve gülmek bana tatlı bir uykuyu anımsattı. Bir güzel temizlendikten sonra uyumak için odama geçtim. Gözlerimi kapattım. Gözlerimi kapatınca bembeyaz bir şey gördüm. Geri açtım. Bir türlü uyuyamıyordum. Halbuki uykum vardı, bugün çok yorulmuştum. Ama nedendir bilmiyorum… Bir türlü uyuyamıyordum işte. Kapıda bekleyen uşağımı çağırttım. Yukarı çıktık birlikte, kızın yanına. Hiç ses çıkarmıyordu. Dili dışarıda, gözleri kapalı, yara bere içerisinde uzanıyordu. “Saçlarını tut!” dedim uşağıma. Tuttu o da. Hatta hiç söylememiş olmama rağmen çekiştirdi. Sözde emir eriydi….
Kızın canı acıyınca açıldı gözleri. Az kalmış sesiyle son bir kez çığlık atmak istedi. Yapamadı. Uşağın bıçağıyla yarım yamalak kestim saçlarını. O kadar sıkı tutuyordu ki… Saçları ben bıçağı vurmadan yere düşüyordu. Saç derisi kalkmış, kanıyordu. Ayşe’nin gözünden gelecek bir damla yaş yoktu. Çığlık atacak bir nefes, bir ses kalmamıştı içinde. Ne acı! İnsan hissettiğini gösteremeyince ne acı! Onu tekrardan açılan yaralarıyla birlikte, yolunmuş saçlarıyla bir başına bırakıp ayrıldık oradan. Artık rahat bir şekilde uyuyabilirdim.
Evet. Bugün dördüncü gündü. Salkımdan üzüm koparırken yazıyorum. Yağmurluydu. Pek bir şey olmadı. Ayşe yanmış ve küle dönmüş bir et yedi, baharat olarak saçları kullanılmıştı.
Beşinci gün ağabeyim ve biricik yengemi ağırladım şatoda. Yeğenlerimle birlikte ilahiler okuduk. Yengemle şatonun düzeninden ve kırdaki yaşamdan söz ettik. Bana şehir sosyetesinden ve leydilerden haberler getirmişti. Ağabeyimse işlerinden ve ailemizin kraliyet hazinesindeki payından bahsetmişti. Muhabbetimize ve ziyafetimize diyecek yoktu. Özleşmiş, hasret gidermiştik. Keyifli geçmişti. Akşam yemeğinden sonra da kır işi armağanlarımla birlikte ayrıldılar şatodan.
Sıra Ayşe’ye gelmişti. Birilerine sormak yerine kendim görmek istemiş, yukarıya çıkmıştım. Ayşe çırılçıplaktı ve uyanıktı. Göz kapakları artık bağışıklık kazanmış, açılmıştı. Midesindeki bozukluklar görülmüyordu bile. Kusmalar seyrekleşmişti. İnsandı ve alışıyordu işte. Yüzüme bakmamasına, beni fark etmemesine kırılmıştım. O kadar zalim değil miydim? Korku vermiyor muydum mutlu kızın kalbine? Kendimden şüphe etmeden yapamadım. Yanına yaklaştım. İkimizden başka kimsenin olmamasını fırsat bilip üzerime atıldı. Elindeki sert ve sivri olan cisimle birkaç kere vurdu kafama. Kanadım. Öfkeyle saldırma sırası bana geçtiğinde üzerindeydim artık. Bileklerinden kavrayıp elindekine baktım. Tabağın bir parçasıydı bu. Metal değil porselendi! Oysa ben sadece metal kaplarda yemek götürülmesini emretmiştim. Her neyse, diye geçirdim içimden. Şimdi sırası değildi. Her tarafını kestim elindekiyle. Oluk oluk kan boşanıyordu. Gözlerinden akan yaşla bana bakıyordu. Aldırmadım. Oracıkta geçtim ırzına. Irz bu: tecavüz, rızasız cinsel birleşim olarak geçirilmeliydi kayda. Sonra üzerinden kalkınca… Bir kuşun karnı gibi… Neyse ne! İndim aşağıya. Öfkem hala geçmemişti. Mutfağa yöneldim. Elimdeki porselen tabakla mutfaktaki çalışanlarımın karşısındaydım. Tabağı görenlerden biri gözlerini devirince anlamıştım. Üzerine yürüdüm. “İtiraf et!” dedim. Ağlamaya başladı, dizlerime kapandı. Meğer kıza acımış, ben ve diğer hizmetçiler sevgili ağabeyimin kıymetli ailesi ile meşgul olurken, yemek vermek bahanesiyle muhafızları aşıp yukarı çıkmış. Eteğinin içinde sakladığı porseleni verip ayrılmış…
Düpedüz iş birliğiydi bu. Affetmedim ben de. Tezgâhta duran bıçağı gırtlağına dayayıp ayrıldım mutfaktan. Hayatını bağışladıklarıma, iş birliği yapan hizmetçinin pişirilmesini; ve etini hem sulu yemek olarak, hem bulgur pilavına katık ederek, hem de suyundan çorba yaparak Ayşe’ye öğün diye sunmalarını emrettim. Sağolsunlar, kırmadılar. Çünkü aksi durumda sağ kalamazlardı. Ah… Güldüm yine işte! Uzanmak için odama geçtim. Uykum hafiften gelmeye başlamıştı. Esniyordum. Ayşe’nin, onu kurtarmak isteyen hizmetçinin etini yerken nasıl göründüğünü hayal ediyordum. Bir güzel uyudum…
Altıncı güne başladığımı bilmeden kalktım yataktan. Sıcak havluyla başımda bekleyen uşağa dönmedim bile. Bahçeye çıkıp ağaçları, toprağı ve mora çalan ufku seyrettim. Tertemiz bir nefes aldım. Ciğerlerime dek çektim kirlenmeden önce. Sırf sarması için üç kişiyi işe aldığım Bitlis tütünümü çıkardım ardından. Yaktım. “Oh…!” dedim. Bugün büyük gündü. Ayşe’yi sınava alacaktık. DÖS’tü sınavın adı. Dayanıklılık Ölçme Sınavı. Yirmi dört saat boyunca sopa yiyecekti. Tabi arada dinlenmeler olacaktı. Her bir buçuk saate on dakika dinlenme… Dayanırsa devam şatodaki esarete… Dayanamazsa ne ala! Geberir gider… Kaldı ki öncekilerin hiçbirisi dayanamamıştı. Bilemeyiz belki de dayanırdı Ayşe…
Evet! Yedinci günüydü bugün Ayşe’nin. Öğle üzeri yazıyorum. Dün ayağındaki parmakların hepsi kesildi. Üzerinde meşe ağacından yapılma altı sopa kırıldı. Dilinde iki delik açıldı. Sol kulağı sırtına dikildi. Göğüs uçları dağlandı. El parmaklarının her biri kırıldı. Kaburgaları derisini deldi, çıktı. Yüzüne bıçakla yazılar yazıldı. Ama… Ayşe yaşadı. Yani demin gördüm… Yaşıyordu en son! Şaşırmıştım. Bu kadar kötülük az gelmişti demek ki! Eşiğinin bu kadar yüksek olması beni sevindirdi. Şatonun avlusunda güle oynaya dolaşıyordum. Fakat sonra bir şeyler oldu.

Tüfekten peş peşe çıkan ses, birer bombaymışçasına yankılanmaya başladı. Gerildim. Muhafızlara yukarı çıkmalarını emrettim. Çıktılar onlar da. Endişeyle bekliyordum. Kesilen tüfeğin sesi muhafız sayısı kadar yankılandı bu sefer. Kuşkuyla atımı aramaya başladım. Seyisi çağırdım. Bir daha çağırdım… Bağırdım… Derken…
Birdenbire önüme düşen kellesiyle irkildim. Betim benzim atmıştı. Bir canavar olarak şaşkına dönmüştüm. Kafamı kaldırınca tüfeğini bana karşı doğrultmuş olan Ayşe’yi gördüm. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Öbür elinde de bıçak vardı. Ben avluda keyif çatarken bütün şatoyu doğramıştı kancık!
Sakinleşmeye çalıştım önce, tüfeğe bakmamaya çalıştım. Sessizce, usul adımlar atarak yaklaşmaya…
Çıldırmış bir hali vardı sanki. Burnundan soluyor, soluğu burnundaki kan kurusunu kaldırıyordu. Ve… Hiç beklemediğim bir anda, belki konuşur ve ikna ederim kancığı umuduyla, ona doğru sinsi adımlar atarken… Patladı tüfek.
Kafamda! Burada… Bakın isterseniz… Koskocaman bir delik var. Öldüm yani. Neyse ki hak ettiğimi düşünüyorum herkes kadar… Aldırmıyorum bu yüzden. Kafatasımdaki delikten sızan kanla uzanıyorum avluya. Ayşe de bir sonraki günün akşamına kadar bekliyor cesedimin başında… Sonra…
Sonra sekizinci gün nihayet geldi işte! Benim son anlarımda binmeye çalıştığım atıma binip terk ediyor şatoyu. Köyüne doğru yol alıyor. Vardığında… Daha köyüne girer girmez şaşkın bakışların kurbanı oluyor. Çırılçıplak ve bir hayaleti andırıyor… Kırık parmaklarıyla tuttuğu eyer… Dışarıya fırlamış kaburgalar… Soyulmuş derisine yapışan toz toprak… Olmayan ayak parmakları… Yüzü… Kabuklarla dolu kafası… Vücudundan sıyrılıp ata düşen kan damlaları…
Harabeye dönmüş evlerinin orada buluyor annesiyle babasını. Babası sağlam tuğlaları çıkarmaya çalışıyor enkazdan. Annesi çamaşırları asıyor ağaca. Yerde henüz toplanmamış çarşafla yastık var.
Atının üstünde, bir elinde silahı,
“Merhaba!” diyor ailesine.
Tuğla ve çamaşırlar ellerinden kayıp düşüyor bir anda. Kızlarına dönüyorlar.
İlk göz göze geldikleri o milisaniyede tetiğe davranıyor Ayşe. İkisine de kurşun yağdırdıktan sonra atını çevirip köyün içine dönüyor. Sesi duyup oraya doğru koşanlara da nişan alıyor. Kimilerini vurmayı başarıyor. Dört nala gölün oraya gidiyor. Varıyor. Sevgilisini, Ali’yi; göz pınarları ağlamaktan kurumuş, fena bir halde buluyor. Sesleniyor.
“Merhaba sevgilim!” diyor.
Ali; güzelliğinden ve beyaz teninden eser kalmamış, adeta bir hortlağı andıran Ayşe’ye çeviriyor kafasını. Birkaç zaman durmadan seyrediyor. İniyor atından Ayşe. Koşuyor parmaksız ayağıyla. Sımsıkı sarılıyor. Koklaşıyorlar. Fakat sonra bir şeyler oluyor.
Bıçağını ensesine geçiriyor. Şah damarına kadar sokuyor bıçağı. Ali boğazından dökülen kanla yığılıyor yere. Yuvasından fırlamaya ramak kalmış gözleriyle, patlamış ödü ve şaşırmak denen fiilin bizzat kendisiyle bakıyor sevgilisine.
Çöküyor Ayşe, sevgilisinin çırpınan bedenini kırılmış parmaklarıyla sarıyor. Dudağına yapışıyor. Öpüyor. Ağzını ağzından çektiğinde dişlerinin arasında Ali’nin dudakları kalıyor. Midesine indiriyor. Tereddüt etmiyor. Sevgilisini bıçakla doğruyor gölün başında, yemeye başlıyor.
