Şiir, sabahı beklemez.
Şiir, kendini doğuran bir gece kuşudur; kanatlarının bir yarısı kadın, bir yarısı erkek tüylerinden örülmüş değildir. Onun kanadı, cinsiyetin tarihsel icatlarını silen, etin üstünden geçen bir hafıza rüzgârıdır.
Michel Foucault, “cinsiyet” dediğimiz şeyin, biyolojiden çok iktidar ağlarının, söylem inşalarının, beden üzerine kurulan yasal ve ahlaki mimarilerin ürünü olduğunu söylerdi. Onun gözünde cinsiyet, tıpkı hapishane duvarları gibi yapılmış, örülmüş, konmuş bir şeydi. Ve şiir, işte o duvarlara tırmanıp dışarı bakan tek mahkûmdur: Yalın, çıplak, isimsiz.
Ben şiiri, bir mahkûmun hücresindeki gölge gibi gördüm. Işık ne taraftan vurursa vursun, o gölge hem kadındı hem erkek, hem yaşlı hem genç, hem suçlu hem masum.
O gölge bana dedi ki:
“Beni ‘o’ diye çağır. Ne ‘o kadın’ ne ‘o erkek’ – sadece ‘o’. Çünkü beni çağırdığında, kendi bedenini de çağırıyorsun. Ve senin bedenin, kelimelerin kadar kaygan, anlamların kadar kırılgandır.”
Bedenin tarihi, bir şiir kitabının sayfalarına benzemez; orada şiirler alfabetik sırada değildir. Orada satır aralarına kan, ter, tükürük ve fısıltı karışmıştır. Foucault’nun “bedenin mikro-fiziği” dediği şey, işte bu görünmez mürekkep lekeleridir.
Ve şiirin cinsiyeti yoktur çünkü onun mürekkebi bedenin üstünden değil, bedenin içinden akar.
Şairin dili, doğumhanelerde atılan ilk çığlıkla mezarlıklarda duyulan son nefes arasında gidip gelir. Cinsiyetin, tıpkı rütbe, unvan, üniforma gibi bir “kıyafet” olduğunu sezdiğinde, onu soyar.
Ve geriye, “androjen” dediğimiz çıplak hakikat kalır: Bir yüz, hem annenin hem babanın hatırasını taşır. Bir ses, hem ergen bir oğlanın çatallanan tınısını hem de yaşlı bir kadının derin nefesini barındırır.
1. Sesin Toplumsal Anatomisi
Bir gün, bir tiyatro kulisinde, aynı repliği tekrar eden iki oyuncu dinledim: Biri kadın, biri erkek.
Kadının sesiyle cümle, acıma ile buyurma arasında salınıyordu; erkeğin sesiyle cümle, buyurma ile yalvarma arasında. Aynı söz, farklı bedenlerden geçince farklı tınlıyordu.
Ama sonra, ışıklar kapandı, kulis boşaldı ve oyuncular rollerinden çıktı. İkisinin sesi de yorgun, çıplak ve aynıydı: “Çay içer misin?”
İşte o anda anladım: Toplumsal anatomimiz, kelimelerin bedenimize çarparken aldığı biçimlerden ibaretti. Ve şiir, o biçimleri kırabilen tek sestir.
Foucault, bir seferinde “insan kendini icat eder” demişti. O icat sürecinde, toplum sana bir paket gönderir: İçinde cinsiyetin, mesleğin, ahlak kodların, yasaların vardır.
Ama şiir, bu paketi hiç açmamış birinin kaleminden çıkar. Onun için cinsiyet, kullanma kılavuzu yırtılmış bir makine gibidir: Ne zaman hangi düğmeye basacağını bilmezsin, ama her düğme seni başka bir yola çıkarır.
2. İktidarın Cinsel Haritası
Bir harita düşün: Kıtalar “erkek”, okyanuslar “kadın” renkte boyanmış.
Bu harita, çocukken okuduğum atlaslarda yoktu ama okul kitaplarındaki dilde vardı. “Erkek meslekleri”, “kadın uğraşları” gibi sahte coğrafyalarla örülü bir dünya.
Foucault’nun panoptikonunu düşündüm: Gözetleyen, ama hiç görünmeyen bir kule. O kule, sadece ne yaptığını değil, kim olduğunu da gözetiyor.
Ve şiir, o kulenin merdivenlerini sessizce çıkan bir hayalperesttir. En tepeye çıkar, gözetleyeni gözetler, sonra haritayı yırtar. Çünkü şiir, denizlere de dağlara da aynı dili verir; bir kadın sesiyle okunan şiir, bir erkek sesiyle okunanla aynı topraktan filizlenir.
Bir gece, Galata’da eski bir kitapçıda, rafların arasında bir defter buldum.
Üzerinde yazıyordu:
“Bedenim bana ait değil, ama sesim bana ait. Sesim, bedenimden kaçış yoludur.”
O cümle, Foucault’nun “özgürlük pratikleri” dediği şeyi hatırlattı bana: İnsan, bedenini tamamen kurtaramaz ama ona işleyen iktidar biçimlerini yeniden yazabilir. Şiir, tam da bu yeniden yazma işidir. Androjenliği de buradan gelir – kelimenin bedeni, cinsiyetin değil, anlamın ellerinde yoğrulur.
3. Tarihin Androjen Anları
Androjenlik, sadece biyolojik veya estetik bir olgu değil, tarihin bazen unuttuğu bir andır.
İstanbul’un Bizans surlarında bir taş ustası düşün: Ne erkek gibi sakal bırakmaya mecbur, ne kadın gibi başını örtmeye. Ellerinde çekiç, zihninde dua, ama duasının hitap ettiği Tanrı’nın bile cinsiyeti yok.
Veya, 18. yüzyılda bir matbaanın bodrumunda harf dizen bir işçi: Harfler, sesleri, kelimeleri, aşkları, lanetleri taşıyor; ama harflerin dişisi erkeği yok.
Foucault’nun arkeolojisi burada devreye girer: Tarihin katmanlarını kazıdığında, iktidarın inşa ettiği cinsiyet maskelerinin öncesinde bir “boş yüz” bulursun. Ve şiir, işte o boş yüzün portresidir.
Bir gün, Üsküdar’da sahilde yürürken, yaşlı bir teyzenin sattığı midyelerden aldım. Bana “Oğlum” dedi, sonra gülümsedi: “Kızım, soğumuş bunlar.”
İki hitap birden. İkisi de yanlış değildi, ikisi de doğrudan bana dokundu. Çünkü kimliğim, onun dilinde sabit bir kutuya konmamıştı. İşte şiirin yaptığı da budur:
Seni sabitlemez, seni dalgalandırır.
4. Cinsiyetin Söküğü
Bir kıyafetin sökülen yerinden içindeki astarı görürsün. Cinsiyet de böyle sökülebilir; altında, toplumun diktiği etiketler yerine çıplak bir kumaş çıkar.
Foucault’nun “söylem” dediği şey, işte bu kumaşın üstüne işlenen nakışlardır. Nakışta, hangi renklerin kullanılacağına iktidar karar verir. Ama şair, iğneyi tersinden batırır; iplikleri çözer, deseni bozar. Androjenlik, o bozulmuş desenin yeni güzelliğidir.
Örneğin, Emel İrtem’in şiirlerinde erkek ve kadın zamirleri birbirine karışır. Veya Nazım Hikmet’in bir aşk şiirinde, özne bir kadın olsa da ses, bambaşka bir cinsel tınıya kayar. Çünkü şiir, dili kendi cinsiyetinden ayırabildiği anda özgürleşir.
5. Aynaların Karşılıklı İhaneti
Ayna, bize bedenimizi geri verir ama bedenimizi icat eden hikâyeleri vermez.
Aynaya baktığında gördüğün şey, senin “biyolojik” görüntündür; ama o görüntüye eşlik eden bakış, toplumun tarih boyunca sana öğrettiği bakıştır. Foucault burada, aynanın da bir iktidar aygıtı olabileceğini ima ederdi: Bedenini “doğru” görmen, “doğru” hissetmen için eğitilmiş bir optik düzenek.
Bir keresinde, bir arkadaşım saçlarını tamamen kazıttı. Onu gören herkes “çok erkeksi olmuşsun” dedi. Oysa saçsız kafa, bebekliğin en masum hali değil miydi? O günden sonra aynalara daha az güvendim. Çünkü ayna, senin yüzüne bakarken, arkanda duran bütün tarihi de yansıtır.
Ve şiir, aynanın bu tarihsel bağını kırar; sana, sadece senin yüzünü verir – cinsiyetsiz, etiketsiz, sadece sen.
Bir metropol kafesinde otururken, camın yansımasında aynı masada iki kişi gördüm:
Biri kadındı, biri erkek. Ama gerçekte yalnızdım. O yansıma bana şunu öğretti: Bedenin, her an karşıtının hayaletini taşır. Kadında erkeğin gölgesi, erkekte kadının gölgesi vardır. Ve şiir, o gölgeleri konuşmaya davet eden tek masadır.
6. Bedenin Yazı Defteri
Beden, kelimelerden önce yazılmış bir metindir. Foucault, hapishane defterlerinde mahkûmların bedenlerinde taşıdıkları izleri “yaşayan arşiv” olarak tanımlar. Dövmeler, yaralar, ameliyat izleri… Her biri bir iktidar temasının imzasıdır.
Bir şair olarak, kelimelerim de iz taşır. Onlar, okuyan kişinin zihninde yeni yaralar açabilir ya da eski yaraları okşayabilir. Cinsiyeti olmayan bir şiir, bu yaraları “erkek yarası” veya “kadın yarası” diye ayırmaz; yarayı, sadece yara olarak okur.
Bir gün, Moda sahilinde tanımadığım yaşlı bir adam yanıma oturdu. Kollarındaki eski dövmeler neredeyse silinmişti. “Bunlar,” dedi, “gençliğimde yaptığım hatıralar.” Sonra ekledi: “Hangisi bana ait, hangisi bana dayatıldı, hâlâ bilmiyorum.”
Şiirin bedendeki karşılığı işte budur: Hangi kelimeyi sen seçtin, hangisi sana öğretildi, hangisi yasaklandı?
7. Dilin Cinsiyet Tiyatrosu
Dil, en büyük tiyatro sahnesidir. Her kelime, sahneye bir kostümle çıkar. Türkçede “o” zamiri cinsiyet taşımaz, ama diğer tüm işaretler, imalar, tonlamalar cinsiyet maskesini taktırır.
Şiir, bu maskeleri sökebilir. Ama maskesiz bir sahnede oyuncu daha kırılgandır. Foucault’nun “özgürlük” dediği şey de bu kırılganlıkta saklıdır: Savunmasız bir biçimde var olmak.
Örneğin, Sappho’nun şiirleri bize kadın sesinin aşkı dile getirişini miras bıraktı. Ama bu ses, iki bin yıl boyunca erkek kâtiplerin ellerinden geçti, başka dillere çevrildi, sansürlendi.
Şiirin cinsiyeti yoktur çünkü her çeviri, her kopya, her yeniden okuma onun bedenini değiştirir. Androjenlik, zamanın yaptığı bu ameliyatların sonucudur.
Bir yaz gecesi, bir çay bahçesinde, yan masadaki iki genç şiir okuyordu. Biri, Ahmet Arif’in “Hasretinden Prangalar Eskittim”inden dizeler okudu; diğeri, Didem Madak’tan. İkisinin de sesinde hem öfke hem şefkat vardı. O an fark ettim ki, dizeyi söyleyenin cinsiyeti, dizedeki anlamın cinsiyetini belirlemiyor.
Şiir, sahibinin bedeninden bağımsız bir bedene sahip oluyor.
8. Cinsiyetin Arkeolojisi
Arkeoloji, kazı yapmaktır; Foucault için bu, fikirlerin, kurumların ve kimliklerin katmanlarını açığa çıkarmaktı. Cinsiyet de böyle kazılabilir. En üstte güncel modalar, alt katmanda ahlak kanunları, daha derinde dini normlar… En derinlerde ise, henüz “kadın” veya “erkek” diye adlandırılmamış bir insanlık katmanı vardır.
Bir gün, Kapadokya’da yer altı şehirlerini gezerken, rehber “Burada yaşayanlar kimliklerini dışarıya belli etmezdi” dedi. Dar koridorlar, kimseye üstünlük tanımayan eşitlikteydi: Aynı karanlık, aynı tavan alçaklığı, aynı nefes darlığı. Belki de şiirin mekânı burasıdır: Herkesin aynı yükseklikte eğildiği bir tünel.
Ve orada, ne bir erkek üstün ne bir kadın; herkes, sadece varlığın ağırlığını taşıyordu.
9. Androjen Bellek
Belleğimizdeki sesler, imgeler, kokular cinsiyetlenmez; onları biz cinsiyetlendiririz. Foucault, hafızanın da iktidar tarafından düzenlendiğini söylerdi. Bazı hikâyeler kadın sesiyle, bazıları erkek sesiyle hatırlansın diye öğretilir.
Ama rüyalarımız buna direnir. Rüyada annenin sesi babanın yüzünden gelir; sevgilinin elleri, tanımadığın bir çocuğun elleriyle karışır.
Bir rüyamda, çocukken oynadığım boş arsada koşuyordum. Karşıma çıkan figür, hem ben hem başkasıydı; hem erkek hem kadın. Bana “Ben senin unuttuğun şiirim” dedi. Uyandığımda, bu cümleyi yazdım:
“Şiir, cinsiyetin unutulduğu bir hafıza biçimidir.”
10. İktidarın Dönüşümlü Sahnesi
Cinsiyetin olmadığı bir şiir, iktidarın tanımadığı bir vatandaş gibidir. Ona vergi yüklenemez, ona askerlik veya evlilik formu doldurtulamaz. Ama iktidar, şiiri de kendi sahnesine çekmek ister. Antolojilerde “kadın şairler” ve “erkek şairler” diye bölümler açılır. Sanki şiirin kromozomları vardır.
Foucault, iktidarın en sinsi halinin “kategorize etmek” olduğunu söyler. Çünkü kategoriler, varlığı görünür kılarken aynı anda sınırlar. Androjen şiir, bu sınırları kırdığı için tehlikelidir. Onun okuyucusu, hem “ben” hem “öteki”dir. Ve bu durum, toplumsal haritaları bozar.
Bir edebiyat festivalinde, panelin başlığı “Kadın Şairler ve Erkek Şairler”di. Mikrofon bana geldiğinde dedim ki:
“Ben sadece şairim. Şiirim, biyolojimin istatistiksel sonucu değil.”
Salonda bir sessizlik oldu. Sonra en arka sıradan biri alkışladı. O alkış, Foucault’nun bahsettiği “direniş anı”ydı – küçük ama yankılı.
11. Cinsiyetsiz Bir Yarın
Belki gelecekte, nüfus cüzdanlarımızda “kadın” veya “erkek” yazmayacak. Belki şiir, bu geleceğin provasını şimdi yapıyor. Çünkü şiir, geleceği bugünün cümleleriyle giydirir.
Androjen şiir, yarının pasaportudur: Sınır kapısında görevli memur, “Cinsiyetiniz?” diye sorduğunda, sen bir dize okursun; ve memur mühürü basar.
Bir çocuk, bana “Sen kimsin?” diye sorduğunda, ona “Ben bir kelimeyim” dedim. “Ama hangi kelimesin?” dedi. “Beni okuyana göre değişir” dedim.
Çocuk güldü: “O zaman sen hem kızsın hem oğlan.”
Ve ben, belki de hayatımda ilk defa, bütün kimlik belgelerimden daha doğru tanımlandığımı hissettim.
12. Sonuç Yerine: Androjenliğin Sessiz Manifestosu
Şiirin cinsiyeti yoktur çünkü onun zamanı yoktur. Zaman, kimliklerimizi çiviler; ama şiir, çiviyi söken bir el gibidir.
Androjen şiir, sadece erkekliğin ve kadınlığın ötesinde değil; her ikisinin de içindedir. O, bir köprü değil; bir buluşma meydanıdır.
Foucault’nun dediği gibi, özgürlük “bizi biz yapan şeylerle oynamak”tır. Şiir, bu oyunu en cesur oynayan formdur.
Ve bu oyunda, kazanan ya da kaybeden yoktur – sadece maskesini çıkaranlar vardır.
13. Sonsöz
Size bu metni bitirirken şunu bırakıyorum:
Bir gün şiirinizi okuduklarında, sesinizin nereden geldiğini, bedeninizin hangi forma ait olduğunu, adınızın hangi cinsiyeti çağrıştırdığını bilmeyecekler.
Sadece şunu bilecekler: “Bu şiir, size hem annenizin hem babanızın hikâyesini aynı anda anlattı.”
Ve işte o an, şiir gerçekten androjen olacak!
Kaynakça:
Michel Foucault, “Cinselliğin Tarihi”, Ayrıntı Yayınları, Fransızcadan çev: Hülya Uğur Tanrıöver, s.496, 10. Basım, Ocak 2003-İstanbul
