op.427: tahir barası – babet çorap*

Öğrenci servisi okul bahçesine yanaştı, çocuklar hostes ablasına tutunarak iniyorlarken Ahmet, yeni başlayan öğrenciyle göz göze geldi. Otizmli çocukların bakışları, oldu olası ilgisini çekmişti Ahmet’in. Çevrenizde otizmli bir çocuk varsa bir dahaki karşılaşmanızda bir seferliğine gözlerinin ardını görmek istercesine bakın. Neyin ifadesi var orada? Yer yer dünyaya karşı ilgisiz ve soğukluğun, buradayım seninle birlikte yaşıyorum ama aynı dünyada değiliz, senin dünyana ilgi duymuyorum beni rahat bırak! Zaman zaman da yoğun bir kaygı: Evet sizin dünyanızdayım ama bu dünya da ne yapılır, nasıl yapılır bilmiyorum. Endişeliyim, korkuyorum. Hep derdi Ahmet, ölmeden önce yapmak istediğim iki şey var: Bir ressamı ikna edip çalıştığım otizmli çocukların mimik ve bakışlarını resmeden sergi açmak ve merkezinde otistik zihnin olduğu bir roman yazmak. 

Yirmilerinin ortasında, yok otuzlarının başında ya da daha çok taze, 40 olmuş. Yaşıyla ilgili kafası epey karışık Ahmet’in. Filinta gibi de değil ama çok da çökmemiş bir öğretmen. Öğrencilerini ve onların her zamanki bakışlarını sınıfa buyur etti, sıralarına oturttu. Meslek hayatının yıl sayısı kadar okul değiştirdiği için çok çocuğu olan anne gibi öğretmen olma duygusunu onlarca kez baştan hissetmişti. Yeni bir çocuğu tanımak, neyi sever, neyden korkar, neyi öğrenir, hayatın hangi kısmına ilgi duyar, keşfetmek ve aslında onunla beraber tekrar büyümek. -Anne olanlar bilecektir. – İlk seferki heyecanından bir şey eksilmiyor, kaçıncısı olursa olsun. Ahmet, anne olmadığı halde bile biliyor. Çocukları sıralarına oturttuktan sonra tahtaya yöneldi, tahtanın yanında örümcek ağı, içinde de örümcek gördü. Aslında dün de görmüştü aynı manzarayı, hatta fotoğraflayıp temizlik personeline bildirmişti. Çok şey görmüştü Ahmet öğretmenlik hayatında ama bugün de örümcek ağını görmeyi beklemiyordu. Derin bir nefes aldı, daha tamamını geri vermeden temizlik görevlisine yetişti. Temizlikçi o esnada kahvaltı hazırlıyordu. Ahmet’i görünce ne için geldiğini anlasa da anlamamazlıktan gelip peynir doğramaya devam etti.

Dün size örümcek ağını temizlemeniz gerektiğini söylemiştim, ki bunu benim söylememe gerek yok, iki hafta oldu okullar açılalı.

– Benimle böyle konuşamazsınız, siz benim müdürüm değilsiniz, elim dolu görmüyor musunuz? Beni rahatsız ediyorsunuz. Bla bla bla ve bla demeye devam etti. Aslında ne dediği çok da önemli değil.

Ahmet’in yeni okulu, Sarıyer’de bir ortaokuldu. ‘Normal’ çocukların okuduğu diğer sınıfları pırıl pırıl eden temizlik görevlisi, özel eğitim sınıfına gelince örümcek ağını bile temizlemeye üşeniyordu. Çalıştığı bütün okullarda engelli çocukların ikinci sınıf insan muamelesi gördüğüne şahit olmuştu. Okul müdürleri, pdr ve okul aile birliği denen topluluk, her çalıştığı okulda özel eğitim sınıfına hizmet verirken çok tutumlu davranmışlardı. İlk çalıştığı okulda sınıf yetersizliğinden – okulda 50 tane derslik vardı – özel eğitim sınıfını bodrum katta penceresiz bir yere koymuşlardı, o sınıfta bir yıl çalışmıştı. Bir diğerinde penceresi olan bir sınıfa kavuşmuş olsa da diğer sınıfların dörtte biri büyüklüğündeydi.

Hiç unutmaz Ahmet, bir keresinde okul müdürü engelli çocuklara bahçeye çıkmayı yasaklamıştı. İlk başlarda okul idarelerinin neden böyle davrandığına anlam veremeyip öfkeleniyordu. Şu anda da öfkeleniyor ama anlamlandırabiliyor artık. Engelli çocukları diğer çocuklar kadar çocuk görmüyorlardı, kendi çocukları kadar insan olduğunu ve dolayısıyla onlar kadar güzel yaşama sahip olma hakkı olduğunu düşünmedikleri için sınıf penceresinin olmaması, bahçe hakkının olmaması, servis hizmetlerinin aksaması, sıra ve sandalyelerinin kırık olması umurlarında değildi. ”Onlar profesör mü olacak Ahmet hoca?”

Otistik çocuklara bu hayatı reva görenler, inanın çok kötü insanlar değiller, gözleriyle şahit oldu Ahmet, dışarıda kendi çocuklarına nasıl sevgi dolu gözlerle bakıyorlar, kendi çocukları incindiğinde çocuklarından önce onlar inciniyorlar. Sevebilen, hatta çıkarsız sevebilen insanlar hepsi. İyi de Ahmet, zaten dünyada gördüğümüz kötülüklerin büyük kısmı iyi yapmaya niyetlenen, iyi yaptıklarını düşünen, kibar/zarif hareketlere sahip, bir şeyleri baştan sona düşünmeye hevesi olmamış, içinde bulundukları inanç sisteminin olumsuz sonuçlarını görmemiş kimseler tarafından yapılmıyor mu?

Yapılmıyor. Ne, ne demek yapılmıyor… Kes sesini Ahmet! Ben tanrısal sesim, cevap verme bana.

Ahmet bunların hepsini bir dakikadan kısa sürede düşündü, dakikanın kalan kısmında müdürün odasına gitti. Müdürün bu durumu çözeceğine emindi, örümcek ağından rahatsız olurdu o da muhakkak. Kapıyı saygısızca çaldı ama içeri saygı ile girdi. Usul erkan bilirdi Ahmet. Sağa sola baktı, müdürü göremedi. Gelmemişti herhalde. Tam geri çıkacakken bir ses:

Buyurun hocam, bir şey mi oldu?

Ahmet irkildi, kimsenin olmadığına emindi, oda küçüktü zaten.

Döndü tekrar sağa sola baktı. Yoktu kimse.

Size diyorum hocam. Buyurun, ne vardı?

Birinin şaka yaptığını düşünüyordu ki, gözleri fal taşı gibi açıldı.

Bir çift babet çorap, kendisine doğru yürüyor, bir taraftan da konuşuyordu. Olduğu yere yığıldı. Rüyada olduğunu düşündü. Uyanmaya çalıştı uyanamadı.

Hocam n’oldu? Anlatsanıza artık, sabrım tükeniyor.

Topladı kendini sonunda, kalkıp dışarı çıktı. Öğrencilerini de örümcek ağını da sınıfının yolunu da unuttu. Bu olayın strese, belki de uykusuzluğa bağlı bir halüsinasyon olduğuna ve kimseye bahsedilmemesi gerektiğine karar verdi. Çayını aldı, sigarasını içti, derse girdi, dersten çıktı. Koridorda yine babet çorabı gördü. Selami hocayı azarlıyordu. Kılık kıyafeti uygun değilmiş mi? Bu kadar dar şey giyilir miymiş de neymiş. Selami hoca da bir garip, eli bağlı, boynu bükük, Çorap ne dese tamam diyor hatta özür dilerim müdürüm dediği de oluyor.

Dayanamadı Ahmet:

Selami hocam, ne diye bir çoraptan özür diliyorsun?

Babet Çorap:

Hoca yine mi sen, derdin ne bugün senin, halin tavrın.

Selami hoca, Ahmet’in çoraba çorap demesinden sonra iyice bir gerildi ve Ahmet’e dönerek:

Ne biçim konuşuyorsunuz hocam, müdür beyle.

Ahmet:

Ne müdür beyi Selami hocam, babet çoraptan müdür mü olur? Bizim müdürümüz, Muhittin Bey nerede?

Selami Hoca:

Ha onu mu diyorsun sen, Muhittin Bey’ in tayini çıktı, yeni müdürümüz işte burada. Haberiniz olmadığı için mi böyle şaşırdınız?

Derken bir taraftan Babet Çorap’a dönüp Ahmet adına kendisinden özür dilercesine baktı.

Ahmet okuldan çıktı. Bu gibi ekstrem durumlarda bir sigara yakıp düşünürdü. Şu anki durum, fazlasıyla ekstrem olduğu için birini söndürmeden diğerini yakıyordu ama pek düşünebildiği söylenemezdi. Hatta eve geldiğinde ilk iş, çoraplarını kontrol etti tek tek, canlanan var mı diye. Canlanma ihtimallerine karşı kilitli bir kasanın içine koysam mı diye düşündü. Uzun yıllar sonra yeni yeni düzen kurmuştu. Güzel bir evi, tatlı mı tatlı, ele avuca sığmayan minnak bir kız arkadaşı vardı. Annesi de artık evlen evlen diye üstüne gelmiyordu. Hayatının tatlı baharında şimdi bu çoraplardan biri canlanıp yerini almasın, aman diyeyim Ahmet. Ama yok dümdüz bildiğin çorap bunlar, rahat bir nefes aldı, çoraplarıyla güven bağını tazeledi.

Devam eden günlerde Babet Çorap’ı kah bahçede nöbetçiye müdahale ederken kah koridorda öğrencileri uyarırken kah öğretmenlerle çay/kahve içerken görüyordu. Ahmet dışında kimsenin durumu garipsediği yoktu. Müdürün arkasından yapılan üç beş şaka dışında olayın garipliği ile alakalı okulda bir direnç noktası dahi oluştuğundan söz etmek zordu. Hatta Ahmet bu durumu birkaç kez dile getirdiği için yeni müdürle aralarının bozulma ihtimaline karşın, kendisine mesafe koyan iş arkadaşlarının sayısı artıyordu her gün. Günler birbirini takip etti. Günler geçiyor olsa da Ahmet bu meseleyi hazmedemedi ve İl Milli Eğitim Müdürlüğü ile görüşmeye karar verdi. Muhakkak bir yanlışlık olmalıydı. Milli Eğitim de binbir rica ile yetkili birinin huzuruna kabul aldı. Durumu açıklamaya çalıştı. Kimseyi böyle bir şeyin olmuş olabileceğine inandıramıyordu.

Ahmet:

Niye alay edeyim sizinle müfettiş bey. Haftalar oldu, diyorum, geleli.

Müfettiş Bey:  

Çorap diyorsunuz, babet diyorsunuz. Hadi müdür olması ihtimalini geçtim. Yahu çorap dediğin nasıl konuşacak, nasıl yürüyecek, hocam siz bir doktora görünün, öğrencileriniz adına endişeleniyorum.

Ahmet iyice sinirlenerek, Gelin okula bakın o zaman. Ben de olay saçma olduğu için size bildiriyorum ya, diye bağırdı.

Müfettiş Bey:

Sesinizi yükseltiyorsunuz bir de. Yıkılın karşımdan, güvenlik zoruyla attırmayın bana kendinizi.

Müfettiş Bey her ne kadar Ahmet’i huzurundan kovmuş olsa da bu durum içine epey bir kuşku düşürmüştü. Bir çift çorabın canlanıp okullardan birinde müdür olmasına ihtimal vermiyordu ama öğretmenin hiç kendisiyle alay eder gibi bir havası da yoktu. Akıl sağlığını yitirmiş olmalı, diye düşündü. O okula gidip müdürünü uyarmaya karar verdi. 

Müfettiş Bey’in geleceği duyulduğu için okulda telaş vardı. Her köşe her bucak tertemiz edilmiş, herkes bir dirhem bir çekirdek olmuştu. Babet Çorap, ayrı bir heyecan içinde oradan oraya koşturuyordu. Ahmet ise epey keyifliydi duruma. Kendisini kovmuş olsa da inanmıştı demek. Şimdi tüm rezillik sona erecekti. Müdür yardımcısı Selma Hanım ile beraber kapıda beklemeye başladı. Müfettiş Bey sonunda okula teşrif etti. Girişte kendisini bekleyen müdür yardımcısı ile Ahmet’i gördü. Ahmet’in sevinçten ağzı kulaklarına varsa da Müfettiş Bey ona bakmadan müdür yardımcısı ile konuştu ve Müdür Bey’i görmek istediğini söyledi. Müfettiş, Müdür Bey’in odasına girmiş, Ahmet de kapıda heyecanla onu bekliyordu. Kısa bir süre sonra Babet Çorap ve Müfettiş Bey odadan beraber çıktılar. Müfettiş Bey, hiç şaşırmış gibi durmuyordu. Makam odasında Ahmet’i haşlayan, çoraptan müdür mü olur akıl sağlığını mı yitirdin diyen adam, şimdi Çorap ile hoşbeş sohbet ediyor, her şey normalmiş gibi davranıyordu. Babet Çorap, nihayetinde odasına döndü.

Ahmet hemen Müfettiş Bey’e yanaşıp: 

Bakın söylemiştim size, bir de beni deli olmakla itham ettiniz.

Müfettiş Bey:

Kusura bakmayın hocam bilemedim inanın, size de öyle hakaret etmiş bulundum. Ben de ilk defa karşılaştım böyle bir durumla. Oluyormuş demek ki.

Ahmet:

Ne demek, oluyormuş demek ki. Niçin bu saçmalığı normalleştiriyorsunuz?

Müfettiş Bey:

Evrakları tamam, tahsili iyi, hem güzel yerlerde dostları da var. Bize laf düşmez Öğretmen Bey.

Ahmet, Hepiniz birden mi delirdiniz? Bu memlekette bir tane aklı başında adam kalmadı mı, diye çıkışınca Müfettiş Bey iyice sinirlendi ve Ahmet’e dönerek: Çabalamış müdür olmuş işte, sizi de araştırdım Ahmet Bey, hep her şeye muhalefet etmişsiniz, hiçbir yeri beğenmeyip sürekli okul değiştirmişsiniz. Siz Kürtler, muhalefet etmeyi nimetten sayıyorsunuz.

Ahmet:

Yalnız, Müfettiş Bey, ben Zaza’yım.

Müfettiş Bey:

Farklı bir şey mi o?

Ahmet:

Değil aslına bakarsanız biz de Kürt’üz elbette ama modern dünyada etnik kimliklerin var olabilmesi için örgütlü olması lazım, Türkiye’deki örgütlü Kürtlüğün hepsi Kurmanci. Kürt siyaseti ne kadar iyi niyetli olursa olsun, çok dilli, bir örgütlü alan var edemedi. Yanlış anlamayın, Kurmanciların kazandığı alanı kıskanmıyorum. Kurmanc be an Zaza be, ji mim re yek e, Zavayekî me yî torî heye wellehîeydan berî her kesî pêşî pirsa malbata wî dikim. Sadece demek istiyorum ki Zaza Kürtlüğü dediğimiz kavram, kurumsallaşmadı, örgütlenemedi. Kurumsallaşmayan Kürtlüğün kuramsal yönü de zayıflıyor.  Bir diğer açıdan şöyle de düş…

Müfettiş Bey, ne saçmalıyorsun hocam ya, işim gücüm yok bir de seni dinliyorum burada, banane bütün bunlardan, diye Ahmet’i paylayıp okuldan ayrıldı. 

Müfettiş Bey’in de sessiz ikrarı ile beraber Ahmet’in elindeki son koz da tükenmişti. Çorap’a artık o da müdürüm demek durumunda kalacaktı. Gün gün durumu kanıksamaya başladı. Kendini silikleştirdi. Dersine giriyor, çoğu zaman teneffüs bile yapmıyor, ders bitimi doğrudan okuldan ayrılıyordu. Günler birbirini kovaladı. Ahmet iyice yalnızlaştı, ne o Ahmet’i ne de Ahmet Çorap’ı sevememişti. Müdürün Ahmet’i yollamak için hazırlık yaptığı, artık hazırlıkların son aşamasında olduğu, Ahmet’in çok yakında başka bir yere yollanacağı okulda yüksek sesle konuşulmaya başlanmıştı. Haliyle Ahmet’e okulda selam verenlerin sayısı, bir eldeki parmak sayısından çok az kalmıştı. Derken bir sabah, okul polislerle doldu. Polisler Babet Çorap’ı evrakta sahtecilik ve adam kaçırma suçundan gözaltına aldılar. Herkes şok içindeydi. Meğer Muhittin Bey’in yerine aslında Özlem Hanım diye genç bir müdür atanmış. Ama gel gör ki bu Babet Çorap, Özlem Hanım’ı alıkoyup yerine geçmiş. Polis olayın üstüne gidince İstanbul’da birçok insanın hayatını çalan bir çorap şebekesi olduğu ayyuka çıktı. İşin adli boyutunu emniyet güçlerine bırakıp Özlem Hanım’a dönecek olursak, Özlem Hanım taze doktorasını bitirmiş, gözü pek, işini ve çocukları seven, kariyerine göre genç biriydi. Okula gelir gelmez kendi başına gelen talihsizliklerin yasını tutmadan, çalışmaya başladı. Herkesle birebir ilgileniyor, dinliyordu. Okul adeta bakıma hasret kalmış ağaç gibi Özlem Hanım’ın elinde tekrar çiçek açıyordu. Okulun her ihtiyacına koşan, otistik çocukları da diğer öğrencilerden ayırmayan Müdüre Hanım, özel eğitim sınıfını adeta baştan oluşturmuş, bütün araç gereçlerini yenilemişti. Kendisi çalışkan olduğu için haliyle öğretmenlerin de işine karışmaya başlamış, öğretmenlerden de kendisi kadar çalışmasını bekliyordu. Ahmet’in şansı o ya Özlem Hanım da özel eğitim öğretmeniydi, doktorasını da bu alanda yapmıştı. Ahmet’in öğretmenliğini beğenmiyor, üniversite derslerini tekrar etmediği için kızıp duruyordu.

Özlem Hanım:

Ahmet hocam bu iş sadece okulda çalışarak olmaz ki. Kaç tane kursa gittin bu çocuklar için? Yıllardır İstanbul’dasın, özel eğitim alanında dünyanın en zengin şehrindesin. İnsan demez mi yahu ben bütün paramı bu çocuklardan kazanıyorum. Ne yesem ne içsem, ne giysem ne görmüşsem hep bu çocuklar sayesinde. Galatasaray’a harcadığın paranın yarısını, sosyal hayatına verdiğin vaktin çeyreğini kendini geliştirmek için verdin mi? 

Ahmet:

Müdüre Hanım ben şu çocukla şunu çalışıyorum, bu çocukla bunu. Ne yaptığımı biliyorum, vicdanım rahat.

Özlem Hanım:

Ben, çalışmıyor, çabalamıyor ya da bu işi sevmiyorsunuz, demiyorum. Olduğunuz yerde saymanın sürekli heybenizdekinden yemenin doğru olmadığını söylüyorum.

Ahmet’in canı sıkkındı epey. Kaç yıllık meslek hayatında hep örnek gösterilmişti, ilk defa biri yetersiz olduğunu söylüyordu. Haklıydı da. Haklı olsa da sürekli sınıfa gelip denetlemesi, yeni sorumluluklar vermesi, işini beğenmemesi, fena halde daraltıyordu. Babet Çorap, sınıfa bir çöp bile almazdı. Hiçbir sorunla ilgilenmediği için hayatına hiç karışmayan kötü bir baba gibiydi. İşlerine asla burnunu sokmazdı. Gitmesi için kendini harap ettiği bir çift çorabı özlemeye başlamıştı. Ağlamanın lüzumu yok Ahmet. Hayat bu, devinimden ibaret. Çocukları sevmek yetmez, oku, daha çok oku, varsa eksiğini tamamla, başkasının hikayesinde çorap olma. Hem ben tanırım seni, babet sana hiç yakışmaz Ahmet. 

(Tanıdığım ilk otizmli çocuk olan kuzenim Yusuf’a ve davasına inandığım tek kişi olan Yusuf’un annesine ithafen yazılmıştır. Bir süredir kendi kavgalarımızda kaybolmuş olsak da yolumuzun tekrar kesişeceğine olan inancımı hiç yitirmedim, sevgiyle.)

 

Yorum bırakın