Sona tek bir ağız kalıyor. Dişleri dökülmüş kocaman bir ağız, kokuyor. Sonunda bir çığlık duyuluyor. İfadelerle çoğalmak, tam bir facia. Nesilden nesil-e işleyen kir. Bütünleşip bir araya geldiğinizde siz, kök ağacının dallarındaki bütün mırıltılar, uğultunun içinde bir sesin daha gürlemesi demek sadece.
Kayboluyorum da değil. Dinlemiyorum. Ve sabit durup kökleşmediğim için kalabalıklaşma durumuna muazzam ilgi duyamıyorum! Bitti, bu kadar. Bir boşluğa düştüm de değil. Yanlış anlamaya müsait bir kalabalıksınız, diye tekrarlıyorum. Budanacak bir yerimin kalmamasından memnunum. Allah da memnun. Şükür bence. Öyle bir gayret ve çabadan uzakta, doğuyor ve yaşlanıyorum. Her yıl, benden alıntı ederek sesimi yankılayacak bir ırkım yok. Beni dağıtıp-çoğaltacak bir şey.
Bir başkasına renk olacak bir kan yok. Gök ve topraktan başka bir şeye dönüşmüyorum. Bu düzenden kopup çok uzaklara gitmeye, bana da vesile olan bir buzdağı var ve kibrit işe yaramıyor. Ben de bir insanım.
Donuyorum ve sorun değil. Isınmak için bir taraf bulamadığımdan da değil. Bir yakarış ASLA DEĞİL. Hiçbir şeyin ortasını bulamadığımı düşünme sakın, romanlardaki beş perdelik hikayelerden geliyorum. Kendimi bir yangından çıkarmayı tecrübe edeli uzun zaman oluyor. Bir an bile irkilmediğim için dallarımın hışırtısı da yok. Sessizce kilometreler arasında göç edip duruyorum. Seferimi değil de rüzgarı hissediyor yeryüzü.
Karanlık sana tasarrufu değil tezahüratı öğretecek, demişti biri, hatırlamıyorum kim. Yani, elinde bir fişek yerine balta tutmayı tercih edersen sen. Ben ikisini de ellerimde tuttum. Yani, öyle. Annem şeytanın çocukları büyür derdi tırnağımı biraz uzun gördüğünde. Batıl inançlar bunlar, derdim. Ve fark ettim. Şeytan ve çocukları yerine kireç ve toprak büyütüyorum, son birkaç yıldır tırnaklarımda. Enkaz triplerinden de değil, duvar olmayı öğrendiğimden ve kabul ettiğimden yıkımı. Büyük bir olgunlukla bunu sakince karşıladığım günden beri bu böyle bir gerçek. Toprağı benimseyip avuçlarıma almadım, bu yüzden kirlenmedi tırnaklarım. Benimle bütündü o. Benimle gelmedi, bendim o. Yaratılıştı. Her çocuk temelden sağlanır ve beslenir sadece.
Dün gece galaksiye baktım, kabus da değil. Keşke orada olsaydım şimdi diye baktığım manzaraydı bir dönem belki. Un ufak değilim ki, gözlerim hala görüyor ama karanlığın ardı da karanlık en nihayetinde. Büyük bir yükseliş ve düşüş hikayesiydi, bu dinlediğin. Hiçbir yerde olmaya özverili davranmamıştım da aslında. Sıkıldığımdan da anlatmadım bunu. Bir yerden sonra nerede olacağımı kestiremediğimden bahsettim. Artık hep beraber bomboş bir ağız olmadığınız günlerde hatırlarsınız diye. Aynı şeyleri hissetmediğiniz bir gün ve zamanda. Ben bambaşka bir yerdeyim. Bilmiyorum neresi burası. Bilincimin bütün tıkanık senaryoları ezbere bildiği bir yer. Bütün duygu durumlarının dozunu aştığı yer. Zayıfladığım, hastalandığım, tanıdığım, terk ettiğim ve devam ettiğim. Bütün hikayelerin bittiği yer, kimsenin kimseye dokunamadığı ya da değemediği bir yer. Belki bir galaksi, belki bir karanlık, belki dişleri keskin ya da kayıp bir ağız. Belki bir öğüt, belki çiğnenmemesi gereken bir kural. Belki çoktan ayaklar altında kalmış bir yasa. Belki de çoktan tükürülmüş bir hatıra.
Burası benim. Artık hiçbir şey hissedemiyorum. Yüksek arzu, bana hissetmekten çok kemikleşmeyi öğretti.
Bilmiyorum, burası hiçbir yer.
op.429: feyza menteş – yükseliş ve düşüş*
