Acı dindi diyorum bazen yağmur dindi der gibi.”
(Didem Madak – 128 Dikişli Şiir)”
“Ne çok acı var,” der Cahit Zarifoğlu “Sarıkamış 1979” başlıklı yazısının girişinde. Zarifoğlu’na benzer şekilde İsmet Özel de “yaşamak bizimçün dokunaklı bir şarkı değil ki.” diye yazar birkaç dişe bedel olan şiirinde. Yaşam çoğu zaman acılarla örülü bir bütündür. Peki insan bu kadar acının içinde nasıl yaşar? Yaşamını sürdürmesinin nedeni nedir? Hangi acılar insanı sarsar, hangileri geride kalır?
Serçe parmağımızı sehpanın kenarına çarptığımızda acı hissederiz. Sevdiğimiz kişi başkasında bulur vuslatı; bir çift göz elden kayarken söylen(e)memiş sözlerin ağırlığı yüreğe çöker. İnsanın içindeki bu küçük dertlerin ötesinde, bir de herkesin yüreğini aynı anda kanatan, toplumun belleğini parçalayan acılar vardır. Örneğin deprem olur, binlerce kişi hayatını kaybeder. Maden çöker, onlarca işçi toprağın altına gömülür. Tren garında, eylemde bomba patlar; insanlar hayatını kaybeder. Filistin’de, Çeçenistan’da ve Suriye’de oluk oluk kan akar. Bütün bu olaylar toplumsal belleği fay hattı misali kırar. Bu acılar her ne kadar derin olsa da bazen yağmurun dinmesi gibi diner, Didem Madak’ı haklı çıkarırcasına. Ancak bilinir ki dikiş tutmaz fay hatları. Artçıları devam eder bu acıların.
Acı duyar mı insan?
Peki insanlar gerçekten acı duyar mı? Yoksa duymak zorunda mı bırakılır çevresindeki bunca acının içerisinde? Bu sorular şu yüzden önemlidir. İnsanlar başkalarının acısına genelde ırak kalır. Bilemez, anlayamaz başka bir insanın içindeki yarayı. Ateş yanmaya devam eder; düştüğü yerde.
Her ne kadar bireyin ciğerini kor etse de genelde bu ateşle tatmin olmaz diğer insanlar. “O da nasıl bir acıymış?” der ve küçümserler. Bundan dolayı çoğu zaman geri planda kalır bireysel acılar.
Toplumsal acılarda ise durum farklıdır. Acı hissiyatı daha yaygın olur ve toplumun iliklerine kadar işler. Acıya sebebiyet veren olaylar kabul edilemez bulunur, özellikle de sebebiyet veren ölüm ise. Otuz kişinin tek bir tedbirsizlik sonucu aynı anda ölmesi, toplumsal bellekte kırılma yaratan bir olaydır. Oysa aynı otuz kişi, aynı tedbirsizlik yüzünden yıllara yayılmış şekilde, birer birer hayatını kaybettiğinde, bu ölümler çoğunlukla bireysel talihsizlikler olarak görülür ve toplumsal acı kategorisine hiç giremez.
Aslında kimi coğrafyalarda yıllara yayılan bireysel kayıplar, başlı başına toplumsal bellekte kırılma yaratır. Meydana gelen kayıpların sayısına odaklanılması, bahsi geçen coğrafyalarda yaşanan diğer acıların önünü kapar. Çeçenistan’da veyahut Kafkasya’nın diğer bölgelerinde 90’lı yıllardan itibaren bellekte kırılma yaratan bir toplumsal acı yaşanmamıştır. Ama yıllardır Çeçenistan’da, Kabardey-Balkar’da ve Dağıstan’da gençler polis şiddetiyle karşı karşıyadır. Benzer bu durum Filistin içinde geçerlidir. Özellikle yaklaşık iki yıldır Gazze özelinde gerçekleşen trajedi, insanların belleğinde önemli bir kırılma yaratmıştır. Ancak aynı trajediler yıllardır yaşanmaktadır. Benzer şekilde Filistin’in diğer bölgesi olan Batı Şeria’da aynı kaderi paylaşmaktadır. Bölgede Gazze’deki gibi doğrudan bir yıkım olmasa da yıllardır Filistinli gençler, İsrail askerleri veyahut yerleşimciler tarafından öldürülmektedir.
Bu bağlamda şu sonuca ulaşılabilir: İnsanları acıya iten, kişilerin ölmüş olmasından, hayatlarının yarıda kalmış olmasının hüznünden öte, kişi sayısının çokluğudur. Bundan ötürü genelde bu acılara politik ve toplumsal bilinç eşlik etmez. Acı hissiyatı bir duyguya indirgenir; nedenleri, sorumluları ve sonuçları tartışılmadan tüketilir.
Meşruiyet acıyı nasıl biçimlendirir?
Sayılar ve acı arasındaki ilişki haricinde acının başka bir yüzü de bulunur. Bu; hangi ölümlere üzülmenin serbest, hangilerine ise ırak kalmanın makbul görüldüğüne ilişkin meşruiyet tartışmasıdır. Bir acının toplumsal bellekte kırılma yaratabilmesi meşru zemininin olmasına bağlıdır. Sol bir grubun eyleminde bomba patlar; kimileri “Evet, üzücü ama onlar da orada olmasaydı.” der. Çünkü diyenler açısından meşru bir zeminde değildir o siyasi harekete mensup olmak. Buna karşılık herhangi bir doğal afetin sebep olduğu acılarda doğrudan bir meşruiyet oluşur. Eylem yapan insanlar o esnada yaşanan bir patlamada değil de doğal afet nedeniyle hayatlarını kaybettiklerinde büyük bir insan kitlesi bu şekilde ölmemeleri gerektiğinden bahsetmeye başlar. Yıkılan hayatlardan, kaybedilen hayallerden, enkaza sıkışmış oyuncaklardan… Patlamada ölen dokuz yaşındaki çocuk unutulmaya yüz tutmuşken, Ulus’taki Demokrasi Anıtından şahit olur akıp giden yaşama.
Demek ki ölümün bir acı hissiyatına sebep olması, ölüm nedeninin meşruluğundan kaynaklanıyor. Eğer ölüm nedeni meşru değilse –örneğin sol bir grubun eyleminde bulunmak– acı hissiyatı sınırlı kalıyor.
Bu düşünce sadece sola yönelik de değildir. Başka coğrafyaların öznesi olduğu toplumsal acılar için de geçerlidir aynı durum. Filistin’de veya Çeçenistan’da oluk oluk kan akarken, kanı akanların etnik kimlikleri gündemde olur; uyumsuzlukları, dini düşünceleri, kültürleri… Bir ölçüde saldırana medenileştirici bir misyon yüklenir insanlar tarafından. “Evet, insanların ölmesi kötü ama işte…” denir. İnsanlar nasıl düşer bu hâle? Kalbine siyah perde mi çeker? Bilinmez.
Ölüm kurtuluş değil midir?
Aynı seçici bakış gündelik hayatın içinde, çok daha yakınımızda da kendini gösterir; özellikle de yaşamları değersizleştirilen insanların ölümleri söz konusu olduğunda… Genelde insanlar, yaşarken “İyi ki varsın.” diyemediklerinin ardından uzun uzun methiyeler düzer. Lakin bu gerçekte hiçbir şeyi değiştirmez. Çünkü ölen ölmüş, dönmüştür her şeyin başladığı yere. Bahsi geçen yüceltmeye verilebilecek örneklerden biri yakın zamanda Eskişehir’de gerçekleşen orman yangınında hayatını kaybeden orman işçileridir. Türkiye’de işçiler ekonomik sıkıntılardan dolayı greve gittiğinde, toplumda hâkim olan refleks çoğu zaman küçümseyici bir dildir: “Siz niteliksizsiniz. Üniversite mezunundan fazla ücret alamazsınız.” Yakın zamanda İzmir’de belediye işçileri grev yaptığında, yukarıda bahsedilen refleksin aynısına tanık olunmuştur. Daha sonra Eskişehir’deki elim olay meydana gelmiş ve orman işçileri hayatlarını kaybetmiştir. Bu işçiler iyi bir yaşam uğruna grev yapsalardı halkın tepkisi muhtemelen İzmir’deki işçilere verilen tepkilerin aynısı olacaktı. Madem işçilerin daha iyi yaşam hakkı ve geçim taleplerine karşı çıkılıyor, canlarını ortaya koyarak işlerini yaparken hayatlarını kaybettiklerinde neden üzülür insanlar? Ölüm bu insanlar için bir kurtuluş olmaz mı?
Sonsöz
Bütün bu örnekleri sıralarken amaç elbette acıları yarıştırmak değildir; yalnızca hangi acıların görünür kılınırken, hangilerinin çürümeye terkedildiğini göstermektir. İsimler değişebilir, yerler değişebilir fakat hangi örnek seçilirse seçilsin değişmeyen hakikat şudur: Acı çoğu zaman yarattığı hissiyatla değil, rakamlarla anlam kazanır. Toplumsal belleğin neyi kırılma olarak kaydedeceğine ölenlerin kimliği değil, kaç kişi oldukları karar verir. Böylece tek bir hayatın taşıdığı anlam çoğu zaman rakamların arasında kaybolur. Bireysel acılar görünmezleşirken, toplumsal acılar nicelikle anlam kazanır.
Ve belki de en büyük yanılgı, acının ancak nicelikle “gerçek” olduğu düşüncesine inanmakta yatar. Oysa her ölüm, ayrı bir hikâyedir. Yaşarken görmezden geldiklerimizi ölümle aklar, değerini bilmediklerimizi ancak yokluklarıyla anlamlandırırız. Sonuçta hangi acıya ne kadar üzüldüğümüz, acının kendisinden çok, o acıyı kendimizde nasıl görmek istediğimizle ilgilidir.
