O zamanlar daha o insanlar yoktu; ya da belki vardılar ama bugünkü ağırlıklarıyla hayatımıza çökmemişlerdi. Varlıkları bu kadar yer kaplamıyor, her boşluğu doldurmakta bu kadar ısrarcı davranmıyorlardı. İnsan, kiminle neyi yaşadığını ayırt etmek zorunda kalmadan da var olabiliyordu; hafıza henüz bir arşiv değil, sadece hatırlamanın kendisiydi.
Daha o zamanlar bizim kafamız bu kadar karışık değildi, çünkü karmaşa henüz içselleştirilmemişti. Şimdi olduğu gibi düşünceler birbirini bastırmıyor, her fikir bir diğerini geçersiz kılmaya çalışmıyordu. İnsan kendi içinde bölünmeden de düşünebiliyordu; çelişki, bir karakter kusuru değil, geçici bir durak gibiydi. Şimdi ise her durak bir kavşağa, her kavşak bir çıkmaza dönüşüyor.
Sana sarılmadığı anlarda ortamın nasıl buz kestiğini hatırla; ama bunu fiziksel bir soğukluk gibi düşünme. O an, mekânın anlamı çekilir, zaman bir süreliğine işlevini kaybeder. Nesneler hâlâ oradadır, sesler hâlâ çıkar ama hepsi bağlamını yitirir. Çünkü sarılmak, sadece iki bedenin yakınlaşması değil; dünyanın hâlâ tutarlı bir anlatıya sahip olduğuna dair sessiz bir mutabakattır.
Sonra insanlar çoğaldı. Hikâyeler çoğaldı. Herkes kendi versiyonunu getirdi ve biz, hangisinin içinde yaşadığımızı unuttuk. Anılar üst üste bindikçe geçmiş, güvenilir bir referans olmaktan çıktı. “O zamanlar” dediğimiz şey, belki de gerçekten yaşanmış bir dönem değil, bugünün karmaşasına dayanabilmek için uydurduğumuz daha sade bir anlatıydı.
Yine de insan bazı anlarda yanılmadığını bilir.
Sarılmanın eksikliğinde donan bir odanın, kelimelerden önce gelen bir bilgisi vardır.
Ve belki de bütün bu karmaşanın içinde hâlâ tek net olan şey şudur:
Soğuk, her zaman yokluktan gelir; ve bazı yokluklar, bütün varlıklardan daha gerçektir.
