Dişim ağrıyor. Dizlerim kitleniyor. En önemlisi duvarları ittirmek dişlerimle. Yumruklamayı bıraktım çünkü ellerimle. Bu eşiği geçersem hallolacak gibi tüm borçlar, kurum ödemeleri, faturalar, görüşmediklerim, mecburen yüzünü gördüklerim, gözlerimde sönen kafamda yanan ışık, hastane koridorları, raporlar, kan örnekleri ve annem. Diğer kalan şeylerle daha samimi fakat daha tahammülsüzüm. Ve kaçışımın bununla pek alakası yok. Not defterime yazdığım o nota da çok aldanmayın. Nasılsa döneceği yer aynı insanın, değil evinden başkası. Havalar ısınmaya başladı ama şimdilik hızlıca geçelim burayı. Sonra anlatırım, bir bahar sabahı nasıl öldürmeye başlar insan kendini, ayaklarından saçlarına kadar.
Yazacak çok fazla şey biriktirdim ve hiçbir şey. Gözlük camlarımın buharlanmasından, kendime ait olmayan onca pisliğe paspas atmaktan, havluları katlayıp sıralamaktan, belki eğilince ağrıyan kalçamdan. Kalçama inatla gitmeye çalışan dizimden. Kullanmam gereken birkaç küsür ilaçtan ve takvimlerden. Anlamış olacağınızı umuyorum. Bu arada havalar gerçekten ısındı. Bir ara anlatırım, insan bir sabah sabahı, kendini nasıl.
Uyandığınızda ilk gördüğünüz şey ne bilmiyorum ama ben yere attığım örtüyü, dolabın parçaları arasına sıkıştırılmış aynamı ve kedimi görüyorum. Babamdan dolayı nefret ettiğim ayak parmaklarımı görmemek için yaz kış çorapla yatıyorum ya da kapkara ojeler sürüyorum. Benim tüm uğursuzluğum ayak parmaklarımda, diz kapağımda ve gözlerimde. Ayak parmaklarımdan babama benzedikleri için nefret ediyorum. Buradaki ayrımı yapabilecek yaştasınız değil mi? Ayak parmaklarım babamın ayak parmaklarına benzemiyor, ayak parmaklarım babama benziyor. Her gördüğümde yüzüme aptal aptal bakıyor sanki, o yüzden iğreniyorum. Vücudumun bir parçası olabileceğini o da düşünmezdi, bu da onun en büyük şansı. Tanrım bu ne büyüksüzlük! Havalar ısınıyor, ölmek için elverişli zamanlar. Ayaklarımdan başlıyorum, saçlarım için erken. Usulca geçelim burayı, belki daha sonra.
Kaçışım ölümümden daha sık konuşulmaya başlanacak yakında. Ardımdan selalar ve dualar okunmadı, ağlanmadı başımda, tıbbi terimlerden medet umacak bir vakti olmadı kimsenin. Dedim ya usulca. Vedalaşmak, ölmeden yapılacaklar listemde olmadığı için onu da ihmal ettim. Beni son gördüğünüz halimle hatırlamanız, tek vasiyetimdir. Kaçışımın ardında birçok not, ihtar, inkar, ihmal ve insan var. İnanç, sizden biri değil. Sizden sonrası.
Kollarım terlemeye, ellerim uyuşmaya başladı. Güneş, tüm açılarıyla üstümde. Soğumasını beklediğim tüm cam şişeler erimiş, saçlarımın kızılı elbisemi boyamış, diğer şeylerse yarım. Öyle bir hava var ki yaşamı sevdirecek kadar sarı, öyle bir hava ki ölünecek kadar sıcak. Tanrım bu ne uğrundasızlık!
Hiçbir çocuk dünyayı avuçlarıyla tahmin etmek zorunda kalmayana kadar şekerler bedava, parklar yakın, dünya uzak olacak. Sonrasında ezerek ayetlerinizi avuçlarımda, çıkararak çoraplarımı ayaklarımdan, otların serinliğini hissederek ayak tabanımda. Gideceğim, bir bahar sabahı, sıcaklık saat on ikiyi vurduğunda. Günler sonra ilk hissettiğim serinlik, ayaklarımda ve damağımda.
Annem burada. Günlerden cumartesi değil, dilimizde dönüp duran o tuzluluk yok. Geçmiş, dilimizde dönüp duran ekşi bir Pazar. Annem bana portakal suyu sıkmak için tüm işlerini sıkıştırmak, sürekli çalışmak ve yorulmak ne demek bilmemek zorunda değil. Tüm zamanların tüm planların yok edildiği o hakikat. İnancın bir sonrası, inkarın bir öncesi. Ardımızda bıraktığımız o notu hatırlayın:
Döndüğümüz yer, değil evimizden başkası.
