op.456: feyza menteş – döl ve öl*

Yirmi dört yıl boyunca; duyduğum uzun tiratların sonunda aklımda kalan ve sorguya çektiğimde Allah’la kapıştığımı birebir hissettiğim nasihatten biri şudur: “İnsan biraz da kendi kaderini kendisi yazmalı.” Yırtık külotlu çoraplar, yabancı adamlarla süren geceler, ucuz odalar, içki, uyuşturucu, duvar ve barlar gözümün önünden geçtiğinde kaderimi yazacak yerin de yerin dibi olduğunu anlayabiliyordum bir tek.
Anlayabilmenin getirdiği tuhaf bir kıvamdaydım bu sabah ve bunu becerdiğim için – ne yazık ki en berbat özelliklerimden biridir – pek müthiş bir hikâye çıkaramadım hayatımdan. Berbat insanlar, peşinen itiraf edeyim; size berbat bir hikâye yazıyorum. 
Bir miktar zavallılıkla var olan bir şeyin, diğer zavallı bir şeyiydim sadece. 
Koruyucu, kollayıcı, gömlekli, ciddi, tanrı gibi bir şeydi babam görünürde. Ancak kusurlu ve zavallı bir şeyin kusurlu bir şeyiydim. Sadece şey. 
Hikâye böyle başlıyor, pek zavallı şey ve berbat insanlar. 

Babam beni yaratmak için boşaldı. Annemin rahminde oluştuğumu tahayyül ettiğimde tiksintiden gıdıklanıyorum. 

Kimya ve biyoloji beni güldürüyor. Zaten buna ancak çok zavallı bir şey gülebilir. 

Bir şeyin varlığının dibini sorgulamak tam bir tiksinti.
Şimdilerde görüşmediğim adamların kaç çocuğu benimle bir otel odasında öldü, duvar yönlerinde diye düşünüyorum. Demek ki döller kaderini biraz kendileri yazdığında ölüyor. Hikaye yok, ses yok, görüntü yok, ışık yok. Sadece başlık var ve devamı yok. 
Başlık: “Döl ve Öl” 

Keşke bende kaderime bir otel odasından ve bir duvar yönünden gitmeyi yazsaydım.  
Peçeteyle sıyrılıp kanalizasyonda kaybolabilseydim, daha afili olurdu. Kaderimi yazmak biraz benim elimde olsaydı, bir toprak ve döl olarak, hiçten çıkıp hiçe doğru, usulca kaybolmayı temenni ederdim.
“Döl ve öl” İşte bu kadar. 
Demek ki kaderimi ben yazmadım?

Yorum bırakın