Lise sondaydım, üniversite sınavlarına hazırlanmam gerekiyordu ya da son sınıflara has bir rehavetle sadece keyfime bakmam. Ben ikincisini tercih ettim, yaşadığım ilçenin, Sevdiğin’in, yerleşim yerlerinin dışında kayalık bir uçurum vardı. Burada eskiden bir göl olduğu, hatta şelale bulunduğu ama zamanla kuruyup yok olduğu ve bu kayalığın da onun bir parçası olduğu söylenir. Doğru mudur, değil midir bilmem fakat kitap okumak için muazzam bir sessizlik vadeden ender yerlerden birisidir. Sık sık okuldan sonra buraya gelir ve herkesin gürültüsünden uzaklaşmak adına, yanıma aldığım bir kitabın sayfalarını açar, okumaya başlarım. Artık ne zaman sıkılırsam da o zaman bırakırım. İşte onu da böyle günlerden birisinde gördüm. Kendimden sizlere hiç söz etmedim ama onu uzun uzadıya anlatacağım çünkü önemli olan ben değilim, o. Kayalığın başında ayakta duruyor ve ileriye doğru bakıyordu. Ne gördüğünü ya da belli bir noktaya mı bakıyordu, bilmiyorum. Kayalığın ilerisinde hiçbir şey ya da hiçbir yer yoktu, sadece sık ağaçlar kümesi. Geceden bile siyah olan kuzguni saçlarını demet demet örerek sırtından aşağıya doğru bırakmıştı. Üzerindeki bembeyaz elbisesi, servi gibi uzun boyunca salınırken üstüne düşen saçlarıyla hoş bir tezat oluşturuyordu. Kimdi o bilmiyordum, Sevdiğin o kadar da büyük bir ilçe değildi. Bir gördüğünüzü her gün görebilirdiniz. Öyle bir yerdi. Zaten yüzünü de göremiyordum. Elimde kitabım, üstümde okul kıyafetimle, bakakaldım. Onu izledim, o da boş alanı izledi. Derin bir nefes alıp bıraktı. Narin omuzlarının aniden inip kalkışı hoş bir manzara oluşturuyordu. Birdenbire nedensizce bu kayalıkta bir sene evvel intihar eden adamı hatırladım. Onu tanıyordum, askerden yeni gelmişti. O kadar yeniydi ki henüz bir gün bile olmamıştı. Kendini buradan aşağıya bırakıverdi. Dipteki ucu sivrilmiş bir kaya parçasının üzerine düşüp her yeri kan içinde, vücudu paramparça olmuştu. Şbu kadar güzel bir varlığa bakıyorken neden ölümü düşünmüştüm? Anlam veremedim, sadece baktım. Ne kadar zaman geçtiğini, saatin kaç olduğunu bilmiyorum ama sonra o arkasını döndü. Melekleri kıskandırabilecek türden bir ifadesi vardı, yüzü herkes gibiydi ama o yüzde yer alan ifade, işte farkı yaratan oydu. İlçeye doğru yürüyüp giderken bana göz ucuyla baktı. Gülümsemişti ya da bana öyle gelmişti, belki de ben öyle görmek istemiştim. O zaman içime yayılan ve başta garipsediğim ölüm hatırası, bir daha canlandı. Kızın arkasından gitmeyi daha çok istiyordum ama ayaklarım beni kayalığa doğru götürdü. Sanki aklım ve mantığım susmuştu. Nereden geldiğini ve neye hizmet ettiğini bilmediğim bir içgüdüyle kayalığın başına sürüklendim. Oraya gelince eğilip aşağıya baktım ve bir an, hiç aklımda olmamasına rağmen dudaklarımdan şu garip sözcükler döküldü.
“Acaba intihar eden gencin kanı, hala o sivri kayanın ucunda mı?”
O sırada esen serin rüzgârın etkisinden mi yoksa zihnime nereden geldiğini bilmediğim bu tuhaf düşünceden mi bilmiyorum, ancak ardı ardına birkaç kez ürperdim. Öyle ki tüylerim diken diken olmuştu. Yine de bunu anlayabilmek adına biraz daha eğildim. Aslında mantığım bana burasının çevresinden dolanarak aşağıya inmemi ve bakmak istediğim yere öyle bakmamı söylüyordu ama içgüdüm, bakışlarımı ona çevirmeme engel oluyordu. Mantığımla bağlantımı tamamen koparmış bir halde aşağıya doğru eğildim. O an olan oldu ve dengemi kaybederek üzerinde kan olup olmadığını görmek istediğim sivri uçlu kayanın üzerine, ucu göğsüme gelecek şekilde düştüm. Kayalığın ucundan aşağıya kadar tek bir düşüncem oldu, o da kuzguni saçları olan o narin varlıktı. Hala kim olduğunu bilmiyorum, hayat gerçekten garipliklerle dolu.
Şimdiyse tek bir düşüncem var, ben bu satırları size nasıl yazabiliyorum?
op.209: emrecan doğan, kayalık*
