Kimi için geçici bir illüzyondan ibaret hayat. Hassas ruhlar adına sargı bezi ve yaralanmadan. Fazla hasarın dozundan çürüyen bedenler için bir başkalığı olmayan travmalardan.
Tüm mutsuzluklarını kadraja sığdıran için bir rolü canlandırmaktan her gün.
Kimi için tarihi gecikmiş siyanürden. Doğum nedenine küçük harflerle yazılacak bir dünya bahaneden, kimi için yaşamaya inat etmek. Sadece bahaneden.
Yani bilinen bir kazadan. Bilinen bir kazanın dışına taşmadan, hataları örtebilmekten. Alışılagelmiş kazalarla sıkılarak sürdürmekten monotonluğu.
Göz pınarını kaplayan körlükten öteyi, kimi yalın ve sade hisseder. Karanlığın ardını aralık bırakanlar, gece ve gündüzün öpüşme sahnesini uyarlarken sürekli, kimi için kuytu köşeli yaz akşamları gizlenmektir, kimi için düşünce. Acıyı ufalıyor, her gün aynı alevlere değerek ırkını başka bir cehennemde soyutlayan ruhlar. Umudun bir nüvesini bırakmamak için feragat denen şey, ‘seni seviyorum’ kadar küçülüyor.
Daralıyor dünya, sevda sözleriyle.
Göğüs kafesini açık bırakan kimi için acının eşiği kalmıyor bu yüzden. Yani birçok yolu var sevişmenin hala, eğer haz alırken dizginse ruhun, her duyguyu yüksek hissederek boşluğa düşmüyorsan eğer, yaşanır ve arınır kefaletlerde esniyorsa dudak kıyın, ilk fırsatta dönüyorsan olduğun yerde, hayatı farklı görmenin birçok yolu var hala. Mesela başındaki ağrıları incitmeden yok etmenin tek yolu, unutmaktır. Gözünün ırkından bir yerlere kaçabiliyorsa sonbahar, hatırlıyorsundur son düşünü. Hatırlamaya inatlısındır. Mesele, mevsim geçişlerinden gözlerine kaçan yağmuru durdurabilmek. Mesele, ilk fırsatta kestirip atabilmek kadar gereksiz. Daracık odana dağılan pus ve belirsizlik, geri alıyor, her şeyin ilkini döktüğün masadan. Karanlığın dibinde kendine kurduğun hayattan bahsederken öldürülüyorsun sen. Silip yeni baştan yazdığın vasiyet, masada uzanıyor, sigara tabakan ve parmakların da yerinde. Yerinde duran, yolunda giden hiçbir şeye karşı öcün yok. Öfken yok, intiharın da. Kavgan yok. Telaşın yok. Biraz güneşi görme, biraz gökyüzüne bakmak gibi bir arzun yok, toprağa bulanırken ayakkabıların. Gök, kimi yukarıda kalan için farklı yörüngelerde gökkuşağı açarken, pencere kenarına geçmiş, bir başkalığı olmayan hayalleri sıralıyorsun hala. Birçok yolunu bilmiyorsun sevişmenin, yürüyerek öldürülürken, sustuğunda vurulurken, konuştuğunda kavga ederken, ağız dolusu küfrettikten sonra ani bir pişmanlıkla yatışırken. Hiç görmeyecek gözlerin yedi rengi, kendine kazıdığın mezarlıklarda bulaştığın mutsuzluğa teşebbüsten. On yıl da yetmeyecek inan bana, yaşarken dönüştüğün şeyi unutmaya. Müebbette. Ne kadar yıl ceza yediğin önemli değil.
Kendine ne kadar ıstırap biçtiğin. Biçilmiş acılara ne kadar süre katlandığın. Ne kadar süre yaşadığın.
Yaşarken sevdiklerin incinmesin diye erotizme ayak uydurduğun bir geceden geriye bıraktığın yalnızlık önemli.
Affedilme güdüsünden ve hatalarla dolup taşmaktan geliyor başına ölüm.
Görgü şahidin, parmakların arasında yaşayan esrar ve ten. Dünyanın haberi yok bu saatten.
Bu yüzyıla zarif ve incelikli davranmayı, bileklerinle kıyasladığın ve ölçüp biçerek düzenlemeye çalıştığın hayattan haberi yok, karanlığın ardından ışık yakanların. Senin gözlerinden cenaze araçları geçiyor, sargı bezleri ve sus ihbarları. Durmuyor dünya. Durmuyor katliamlar. Durmuyor bir başkalığı olmayan boktan hevesler.
Üşüttüğün ve yalın ayak sokaklarda gezindiğin anları, aldanmana bağlıyorum senin.
Sonra pılını pırtını toplayıp, bu hayatta en az herkesin yaptığı gibi, zamanı durdurmak istediğin yere yürümeni gayrimeşru doğumuna bağlıyorum. Zaman, her şeyin ilacı gibi görünüyor belirsizliğin ötesinde. Raporların ya da kitapların altına notlar düşüyorsun. Peşinden sürükleniyor sabah, öğle, akşam planları. Kendi boklu seyrinde yüksek değerleri aşağılamış insanlara dalgınlıkla bakarken de peşinden sürdürüyor, durmaksızın büyüyen bıkkınlık. Mevzu sen değilsin. Mevzu, giriştiğin sevgilerde payına düşen aşılmamış çizgiler, mevzu yüksek tansiyon. Mevzu, gözlerin ve ırkında birbirini yağmalayan sevgililer ve hayatın kendisi. Belirsizliğin de ötesinde olmaya, artık ‘ölüm’ demem, mevzu. Acı sarrafının eşkalini piç etmeye kararlı hüznü duyumsarken kaç kere yerle bir olduğun, mevzu. Sen de bir başkalığı olmadığını fark ediyorsun, hayatı böyle saygısız yaşamanın. Dört duvar arasında karşına geçen herhangi bir nesnenin varlığına da kadeh kaldırıyorsun. Sonra yalnızlığa bileniyorsun. Sonra sadece yalnızlığı Tanrıların kiraladığına inanıyorsun. Bütün o hayatla sevişmeler ve hoş söz romantizmleri, göz bebeklerinde eriyor. Bütün kusursuz yaratılışlar, öldürüldüğün gece doğan yeni müthiş tanrılar, gözlerinden kayıp düşüyor bir bilinmezliğe doğru ama sen oraya gitmiyorsun. Hayatla kopan tüm bağlarını birbiri içine düğümlemeden, yeterince yalın ve sade süren yüzyıllarına ateş ediyorsun. Aynı an/da ve ayrı biçimde yok oluyor bir başkasının gözünde dünya ama sen hep uyuyakalıyorsun o saatte. Önce göğü yaratıyor ve sonra ışıkları kapıyorsun. Tanrı olma gayretini anlıyorum senin. Mutsuz ve güçlü bir Tanrı olmaya, mutsuzluğuyla güçleşen bir Tanrı’ya dönüşme isteğini anlıyorum. Ruhundan içeri giren ve yeryüzünü delen sessizlikle bir mahalleden, bir şehirden ve bir evden kaçamayan herkes gibi kafanda esen yaz akşamlarında biraz soluklanmanı anlıyorum.
Arzu ettiğin beceride olmadığında dünya, yine aynı masa başına geçiyorsun.
Sıkılarak ve sürdürerek kapatıyorsun leşini, kimse görmesin diye, yeni heyecanlarını da örtüyorsun müezzinin sabah ezanını uzattığı saatlerde.
Teslim olduğun zaman, yolun ucunda iyileştirmiyor ruhunu.
Sadece, öldürüldüğün anları bir yerden sonra olgunlaşmak kılıyor. Yoksa inan bana, öyle pek de bir başkalığı yok. Diğeriyle öteki arasında gidip geldiğin kötü rüyaların.
