op.346: berşan koca – insanlar anüs*

Kaydedilen en yüksek sıcaklık. Bugün burada yanıyoruz. Yunanistan’ın çok yakınında, bir kenar kasabada adımlarımızı hızlandırıp limonlu bir şeyhler içmek için yalvarıyoruz. Zor, çok zor alınan nefesi, akciğer rahatlığıyla vermek. Gözümüzden yaşlar geliyor. Nihayet soluklandığımız ilk kıraathanede oturup bakındığımız bu tabela, paslı bir şeyh üzerine çiziktirilmiş yazı ve “İnsanlar Anüs!”

Eskimiş harfleri bir taze boya içerisinde kıvranırken, benim eksik yerleri birleştirip bir tek “Anüs” diye bağlamam, manidar olsa gerek! Kimse de kızmadı. Aksine beş benzemez bir araya gelmiş ve argo sum şakama gülmekteler. Ne gevşek komedi! Tam burada buzdan limonata gelsin için ince bir sitem gönderiyoruz ihtiyara. İhtiyar, gayriihtiyari çeviriyor kafasını bize. “Beş dakikaya, beş dakika…”

Beklemek elzem diyesine sözleşip üç yüzden geriye saymaya başladık. Kadife yeşili masanın üzerindeki gazeteleri karıştırmaya koyulduk. Gül Kadın, “Durun!” dedi. Durduk. Elindeki akıllı cep telefonunu çıkardı. Burada internet çekiyor. Gözümüzü yormadık. Gazete artık çağ dışı. Bu sayede gündemde önem teşkil eden şeyhler için bir sosyal medya kanalı dahi iş görebilir. “Ha bak orayı sesli okusana!” dedik, okudu:

“Köpekler uyutulacak. Başkent şehremininin buna karşı çıkması beklenirken doğru bir uygulama olduğunu aktardı. Gençler şok!”

Hayret. Bu ülkede popülarite enteresan cereyan ediyor. Ne yakışıklı, ne genç, ne de dini bilir biraz avrupa… Buna rağmen seçim aktivitesi dahilinde topluma tebelleş olan bu siyasacılar rağbet görüyor. Yılmaz Güney’i unuttuk. Hadi o savcı katiliydi! Gerçi bu katil atfı yıllar boyu sökmeyince şimdi de kadın düşmanı yaptılar ya herifi; ne mana! Bari Yaşar Kemal’i unutmayalım diyorum ben. En azından o Atatürk’ü seven bir Çukurovalıydı. Ancak yineledim, hayret! Bu Ankara şehremininin cumhurbaşkanı olmasını arzulayan cemaat neyi kastediyor, bunu hiç anlamış değilim. Popülarite benim bildiğim dünyada; retorik ve sosyal tantana sahibi, söylemde herkesçi olan (halbuki bilinçaltı bu durumda biraz saf tutabilir sunnilerden yana) genç (bilemedin orta yaşlı hatta onun çok az ötesinde) kimseler tarafından sahiplenilen misyondur. Oysa şimdi seçim aktivitesi anketleri halkın, bilhassa genç çoğunluğun böyle bir arzusu olduğunu kanıtlamaya girişiyor. Tuhaf! Ben “başıboş köpekler uyutulsun!” diyen şehreminiye o kadar şaşırmadım. Olağan. Çünkü Suphi Altın bin dokuz yüz on yılında neyse, iki bin yirmi dört yılında da Ankara şehremini odur. Böylesi siyasacılar, yalnızca siyasa ile yetinmeyip toplumun her tabakasında mevcut olanlar; insan sevebilirler ancak. İnsanlar dışında nefes alıp verebilen canlılar varmış, haşa! Türkiye Ülkesi şu acı gerçeği kavramaktan uzaktır. Köpekler oy verebilse uyutulurlar mıydı acaba?

Kes. Limonatalar geldi masaya. Masa, kadife yeşili olan. Buz gibi. İnsanın eli değince üşüyor içi. Hoş. Tadına baktık ve artık bir nebze de olsa daha rahat nefes verebiliyoruz. Gırtlağımıza yapışan ısı soğudukça yapış yapış ediyor boğazımızı. Gül Kadın okumaya devam etsin için parmağıyla kaydırıyor akıllı cep telefonunun ekranını. Ben duvardaki ayete bakıyorum. Bir başka benzemez ensesini siliyor parşömenle. Yunanistan’ın çok yakınında bir kenar kasabadayız. İhtiyar Türkçe konuşuyor, “Yunan var mı burada amca?” diye soruyorum. “Yunan yok burada, yılan var evladım!” diye tepişiyor. Bak hele! Kim bu yılanlar acep…

İnsanın Yunan’ı da olur, yılanı da. “İkisi aynıdır bana kalsa,” diyen hocaefendi yan masada okey döndürürken sorumu üzerine alınıyor. Üşümüş içim kıpırdamaya, ısınmaya başlıyor. Hararetle cevap vermek niyetindeyken Gül Kadın elimi tutuyor. Gül Kadın! Bembeyaz. “Cevap verme,” diyor, “sakin ol lütfen…”

Ben sakinim sakin olmasına da İhtiyar pek heyecanlı göründü gözüme. 

“Evladım sen bu hoca kılıklının söylediklerine bakma, en baş Yunan odur bu kasabada. Has! Babasından…”

Hocaefendi oldu mu bize hocakılıklı! Kikirdemeler tekrardan başlıyor anında. Hocakılıklı bir iki sert bakış atmakla yetiniyor sadece. Nafile! Dönüyor önüne apansız. Dövünüyor. İşlek atmış hergele. Bu kadar. Soruşturalım.

Bir- Gül Kadın, benim fakülteden arkadaşım olur. Beş benzemezin tek dişisi. Yakında makalesi çıkacak ………. dergisinde. Sosyoloji ve arkeoloji ve müzikle ilgileniyor.

İki- ben, Gül Kadın’ın fakülteden arkadaşı olurum. Beş benzemezin en benzemeziyim. Yakında çıkacak olan, Gül Kadın arkadaşımın yazdığı makaleyi okuyacağım. Türkiye Ülkesiyle ve futbolla ve Gül Kadın’la ilgileniyorum.

Diğerleri- beş benzemezin üçü, önemi yok. Onlar laf-ı güzaf. 

Ve balta. Ve “Durun!” diye bağırıyor tekrardan Gül Kadın. Duruyoruz. O, haberi okumaya başlamadan önce için kadife yeşili masanın üzerinde duran sigara paketinden bir dal çıkarıp yakıyoruz. “Çinli uzay aracı, Ay’ın karanlık yüzüne başarılı bir şekilde inmiş…”

Vay halimize o vakit! Darısı dünyanın başına olmasın mı? Olsun ya… Bu sayede belki birkaç kötülük çiçeği görürüz. Misalen, hali hazırda ortalıkta dolaşan bir “başıboş köpek uyutulması gündemi” varken; eve sokak köpeği getiren oğlunu bıçaklayarak öldüren İzmirli babayı fark edebiliriz. Yahut bakkaldan cips çalmak isteyen çocuğun başına komple reyonun düşmesi… Burada suç işleyen, kesinkes reyondur. Bir de Çorum’da, eşini dört kurşunla öldüren katile, “tartışmayı başlatanın belli olmaması” nedeniyle indirime gidilerek yirmi dört yıl hapis cezası verilmesi… Burada yargıçlar da mı suç işliyor yoksa diye düşünmeden edemedim! Burada Türkiye Ülkesinin ve ülküsünün ne derece imtina kılındığını tartışmak isterim. Daha demin gördüm. Bir kitapta… Geçmişi anlatılıyor Sansaryan’ın. İlk başta Ermeni bir tüccara ait olup Sansaryan Koleji’ne giden öğrencilerin eğitim ve öğrenim ihtiyaçlarını karşılamak için bir vakıf mülküyle bin sekiz yüz doksan beşte inşa edildi. Daha sonrasında İstanbul Emniyet Müdürlüğü tarafından bin dokuz yüz otuz beş yılından itibaren uzunca bir süre kullanılmaya başlandı. Bir işkencehane olarak; anal yoldan hortumla tazyikli su boşaltmak, kan işesin için yüksek voltlarda özel bölgeye elektrik vermek, aralıksız saatlerce ıslak odunla dövmek, gövdesine tekerlek bağlamak ve bir duvardan öbür duvara fırlatmak suretiyle günlerce kusturmak, tırnak çekmek, filistin askısına germek, aç ve susuz bırakmak ve usa hayale güç sığan onlarca kan ve kemik kokusu dolu birtakım faaliyetlerin membaı oldu. Aziz Nesin, Mihri Belli, Ruhi Su, Nazım Hikmet ve Ahmed Arif burada işkence görenlerin çok küçük bir kısmını oluşturmaktadır. Elbette başlangıcıyla devamı hayli trajik. Ancak uyumlu olsun için “karanlık” diyor ben. Keşke şu Çinli uzay aracı Ay’ın karanlık yüzüne başarılı bir iniş gerçekleştirmek yerine Türkiye Ülkesine de şöyle bir görünseymiş… İyi olurmuş! Bir yardım üzre başlayan; bir sevgi sözcüğüyle kan çıkartabilen Türkiye Ülkesini, eminim bir gün bilim insanları da bilecek. Kafayı cebirle yoran aptal sayıbulucuları!

Sonra gülmüyor kimse, benzemez beş. Türkiye Ülkesinde güzel şeyler de oluyormuş. Benim bunu görmemem için kör olmam lazımmış. Tantana! Limonatalar yenilensin lütfen. Ev yapımı. Hoş. Yoksa derim eriyecek. Bakın bu:

Bizim kenar kasabaya niçin geldiğimizi bir türlü açıklamıyor. İçimdeki isteksizlik bir türlü dinmiyor. Zamanın geçtiğini küllüğün izmaritle dolmasından anlıyorum. Beş benzemezden benden geriye kalanı kuşkulanıyor. Benim bu tembelliğim yüzünden, kenar kasabanın cazibesinde yatan sırları keşfetmek ve buranın az ötesinde yer alan antik (dandik) kentteki mermer parçalarını ve heykel kalıntılarını tarihin kronolojisi içerisinde değerlendirmekten alıkoyuluyorlarmış. Siktir. Deklanşöre iki yüz altmış dokuz kere basarak orgazm olan bu benzemezler, niçin bir türlü akıllanmıyor! Akabinde yemekli vagonun hızla akan penceresinde envaiçeşit yıkıntılar, harabeler ve gecekondular görmek niçin onları tatmin ediyor? Anlayabilene aşk olsun! Keşke Gül Kadın da bunlardan biri olmasa… Olmasa da dolu dolu haykırabilsem onlara kaçındıkları gerçeği. Arkeolojinin beyaz ırkın üstünlüğünü ispatlamak üzre peydah olduğunu söyleyebilsem… Bu medeniyet beni bitiriyor! Türkiye Ülkesini azıcık haber bültenlerinden seyretseler, bu Hiçistan’ın (Bauman bunu bir mülakatta kullanmıştır ilk defa) Greko-Romenliği kaldırmaktan aciz olduğunu fark ederler miydi? İpince kaşıklarla iğne deliğinden sikke çıkarmak, eski bir harf… Henüz yerin dibine batmış bir medeniyetten daha komik bir şeyh görmedim, duymadım, konuşmadım da! Darısı bütün benzemezlere. Çünkü tarih birilerinin algıladığı ölçüde geleceğe notlar düşüren, özlemi duyulan ve manaya hizmet eden bir müessese değil; aksine beni sinesine sarmayan (of not being a jew), başımı okşamak yerine beni alnımdan vurmayı tercih eden, ola ki bir tepeyi terk edip savaşı kaybetmeye neden olduğumuz için bizi salak yerine koyan (uhud), komuta edenleri stratejik hatacı ve biz şiileri şiire meze eden, öldürülmekten yorulduğumuz bir canavardır tarih. 

“Ne sinematografik kulelerinizdedir gözüm ne de buğday sarısı bahçelerinizde. Bir tek kendimi istiyorum sizden. Esirgediğim yalnızca benliğimdir. Zavallı ve aciz olan ruhumu tutanaklara, beyaz mermer kağıtlarına vakfetmiyorum. Çanlar benim için çalmasa da olur. İnanıyorum ki benim için dönmese de şu ünlem dolu dünya, ben onun etrafında dönmeyi durdurunca bırakacaktır kendisini. Esmer fahişelerine koyverecektir. Bir çingene kızının rahminde tekrarlatacak çekirdeğini. “Ben geoit bir hatayım, ben geoit bir hatayım…” Öbür türlüsü mümkün bir şeyh değildir. Görülmemiştir yeryüzünde onun yüreğine giden yolu tamamlayan. Kötülük baskın bir kederdir. Birtakım gözü pek niyetlerle karşı çıkılamaz ihya olunan tarihe. Onun dar kaldırımlarında broşür bulunamaz. Bir tek kendi yazgılarını okuyabilir onlar. Yanıbaşlarında bütün hayatlarının yazılı olduğu kitabı hep kaçırmak üzerine biçilidir talihleri. İstanbul’da, denize az sokaklarda kalbe saplanmak üzre bir bıçak gibi dönüyorken vicdanım; sınıfsal pozisyonumu hayat meselem yapmak, hiç etik değil. Ahmak olmamalı! Anlamak aldanmaktır. Toplumsal statüler bana göre bir şeyh değil! Başımı okşamak yerine beni alnımdan vurmayı tercih eden toplumdan öğrendiğim tek şeyh, kamuya açık alanlardan kaçınmaktır. Unutmamalı! Yarından kalan her şeyh onların yararına olacaktır. Başarısız bir devrim, egemen bir cahillikten iyidir. Yıkılsın insan soyunun sanrısı! Yıkılsın! Mein Kampf’ta yazmam bu söylediklerim, Manifesto’da da. Ben üçüncü yol falan da değilim. Bir yolum yok benim. Putların kırıldığı yerdeyim. Kimin kırdığını gördüm. Baltayı tutanı da biliyorum, bu değirmenin suyunun nereden geldiğini de. Bu aşkı Gül Kadın, işte bunlara yoruyorum.”    (Yedi Dal Sigara, öykü, Çekiçle Felsefe 2023)

O yüzden şimdi son sigaramı içiyorum. Benzemezler öykümü çok beğenmişler. Bir lirikalite, bir melodram diye tutturmuşlar… Yok ben ritimle not tutuyormuşum da, yazılarım acıklı bir müzikmiş de… Sözgelimi beni övüyorlar sanmam için durup da bir anlam çıkarmamı engelliyorlar. Enteresan! Bunu son zamanlarda sürekli söylemek ihtiyacı hissediyorum: ben aptal değilim. 

Nitekim, “Bu kasabadaki insanlar nasıl geçinirler amca?” diye sorarak da zekamı ölçmeye atılıyorum.

“Bu kasabada iş güç yok evladım!” diye başlıyor.

“Bakmışsındır, küçük esnaf dışında herkes ya köydendir ya da merkeze daha yakındır. Çok az insan yaşar, köydekinden de az. Emeklisi de var, otelcisi de… Pansiyonlar açtılar son zamanlarda. İstanbul’un, İzmir’in zengini de geldi; civarda birkaç işletme açtı da turizm hikayesi için ağaçlarımız kesildi. Kasabanın has yerlisi dışında herkes yabancı anlayacağın. Çalışanlar da yabancı… Siz geliyorsunuz mesela. Çay çorba içip para veriyorsunuz. Pansiyonda kalıyorsunuz, muhtemelen tonlarca para veriyorsunuz. Birkaç tane boklu heykel görmek için para veriyorsunuz. Sırf iki yüz yıl önce yapıldığı için birkaç evin abajurlarına bakıyorsunuz. Böyle işte evladım. Bizim bir şeyden nasiplendiğimiz yok yani! Geçinmek zaten hepimizin baba mesleği. Evimiz tapusuyla kendimizin. Bir de kıraathanemiz var çok şükür… Bir ben bir de hanım! Yetiniyoruz.” 

“Alın işte!” diyerek dönüyorum Gül Kadın ve benzemezlere. “Ne güzelmiş nostalji bilimi; bir soruyla çözülüyor problem…”

Evet. Kağıtları çıkarmaya başlıyorlar. Yazmak için entelektüel bir program. İçinde kendilerini bir gezgin olarak sıfatlamaları uğruna ne gerekiyorsa olacak. Oysa hala ayaklanmayan ben, onlar için bir kabusa dönüşebilirim. Vay ki bir buçuk saat olmuş! Bir tek Gül Kadın’ın paketindeki sigaralar kalmış. Bir, bir, bir… Ne çok kullanıyorum son zamanlarda bu kelimeyi. En sevdiğim kelime deyip sıyrılacağım işin içinden. “Yazı haznesi düşük bu Berşan’ın.” cümlesini duymamak lazım. İnsanlar, ah insanlar! O kadar umurumdasınız ki hiç istemeden! Kötülüklerinizi söyleyeceğim hepinizin. (isteyerek)

“Durun!” 

Bir daha.

“Durun!” dedi Gül Kadın gene. (bir süre yine’nin yerini alabilir.)

“Şimdi söyleyeceklerimi iyi dinleyin!” dedi Gül Kadın sonra (ardından)

Başarısız bir deneme oldu herhalde. Affedin. Akıcı olmayan söylenceyi kılıfına uydurun ve tekrar okuyun. Aynen böyle dedi çünkü Gül Kadın. Sigara içilirken ekranda kayan başparmağı, önemli bir meseleye denk düşmüştü. 

“Arkadaşlar! Jose Mourinho Fenerbahçe ile iki artı bir yıllık kontrat imzalamış! Uçakta şu an. İstanbul’a geliyor…”

Ah benim üzümlü kekim. (modern tıp) “Bunda şaşılacak ne var?” diye sora sora dilimde tüy bitti. Önemli olan Mourinho’nun Türkiye Ülkesine gelmesi değil, Türkiye Ülkesinin Mourinho’ya… Öhöm! Abarttım gene. Saf ve katışıksız kalalımcı değilim elbet. Hepimiz insanız. İnsanlar Anüs. Sevinebiliriz tercih edilmeye. Şımarabiliriz.

Başla:

Curcunanın ortasından. Önbilgi. Koro, kültürel bir psikiyatrik sendromdur ve genellikle Güneydoğu Asya, Çin, Japonya ve Hindistan gibi bölgelerde görülür. Koro sendromu, kişinin cinsel organlarının küçüldüğünü, içeri çekildiğini veya tamamen kaybolduğunu hissetmesiyle karakterize edilir. Bu durum, genellikle büyük bir panik ve ölüm korkusuyla birlikte gelir. 

Şaka. Akla ilk gelenden bahsedeceğim.

Birden fazla kişinin birlikte şarkı söylediği bir grup ses. (iks’i bilinçaltımdan def ettim.) Genellikle, çeşitli ses türlerinden (soprano, alto, tenor, bas) oluşan ve uyumlu bir şekilde performans sergileyen topluluklar olarak bilinir. Erkek (trajik bir cinsiyet), kadın ve çocuk; her türlüsü dükkanımızda mevcuttur. Genellikle klasik müzik, halk müziği, dini müzik ve modern müzik türlerinde performans sergilerler. Ayrıca, opera ve müzikallerde de önemli bir rol oynarlar. Orta Çağ ve Rönesans dönemlerinde kiliselerde yaygın olarak kullanılmış, Barok ve Klasik dönemlerde ise daha kompleks ve sanatsal yapılar kazanmıştır. Polifonik, harmonik ve dinamiktir. Ben Requiem’lerden Mozart’ınkini tercih ederim. Bir de Ludwig’in 9. Senfonisi vardır ki paha biçilemez. Koroların organize bir şekilde icra edilmesine dair bilinen en eski örnekler ise Antik (dandik) Yunan’dan gelmektedir. Antik (dandik) Yunan tiyatrosunda, tragedya ve komedya oyunlarında koro önemli bir rol oynardı. Korolar, bir yandan oyunun hikayesini anlatırken diğer yandan sahneye şarkılar ve danslarla katkıda bulunurdu. M.Ö. 5. yüzyılda, dramatist Aeschylus, Sophocles ve Euripides’in oyunlarında koroların kullanıldığı bilinmektedir. Orta Çağ boyunca, Hristiyan kiliseleri, koroların merkezi kurumları haline geldi. Bu dönemde, kilise müziği büyük ölçüde korolar tarafından icra ediliyordu. Gregoriyen ilahileri, 9. yüzyıldan itibaren kiliselerde yaygın olarak söylenen ilahiler arasındaydı. Ayrıca, Orta Çağ’ın sonlarına doğru, polifonik müziğin (birden fazla bağımsız melodik hattın bir arada kullanılması) gelişimiyle birlikte koroların rolü daha da önemli hale geldi. Palestrina, Josquin des Prez ve Orlando di Lasso gibi bestecilerse Rönesans’ta ortaya çıkmıştır. Özetle, cart curt. Bu kadar yeter! (veni vidi vicipedia) Başlıyorum.

Berşan

Acıkınca geldiler İstan’dan Moğol

Gördüler bir derya içinde azık

Ölsün Rum, yıkılsın Konstantinapol

Nedir cihana attğımız en büyük kazık?

Koro

Sana cevabımız Ey! Yüce Yazar:

İnsanlar Anüs! İnsanlar Anüs! İnsanlar Anüs!

“op.346: berşan koca – insanlar anüs*” için bir cevap

Okusana.ORG için bir cevap yazın Cevabı iptal et