op.413: talha kutay – meşe ağacının tanıklığında*

Hafif serpiştiren yağmur, toprağı yumuşatmıştı. Islanan toprağın kokusu, hoş bir lezzet vermişti doğaya. Tıpırtı sesleri arasında sağa sola kaçışan tavşanlar, bu lezzetten payını alıyordu. Toprak, sabit duran her şeyi kucaklayacak kadar hoşgörülüydü. Palamutlardan, yaşamdan kopan papatyalara ve cesetlere kadar… Ne kadar çok hikâye barındırıyordu toprak. Bir palamudun hikayesi mesela, haşmetli bir meşe ağacı olma gayesiyle yanıp tutuşan. Vakti gelip toprağa kavuşacakken alabak kuşuna rızık olan palamudun hikâyesi belki de. Sevdiceğiyle mutlu mesut yaşarken taç olan papatyanın acı dolu öyküsü veya olmaması gereken yerde cansız yatan bir gencin bedeni…

***

Saat 05:00

Göz kapaklarını hafifçe aralayıp doğrulmaya çalıştı. Kaburgasındaki ağrıyla yere yığıldı. Kafası zonkluyordu. Herhalde düşmenin etkisi diye düşündü. Bir süre bulunduğu yerde yatmak, iyi gelecekti. Nasıl gelmişti bu duruma, kendisi de bilmiyordu. Baba yadigârına davranamadan sıyırmıştı kurşun, omzunu. Dengesini kaybedip bulmuştu kendisini çamurlu derenin içinde. Akıntı getirmişti buraya kadar. Baba yadigârı altıpatlar da Allah bilir nerelerdeydi. Yirmi birinde girecekti az kalsın tabuta.

Kader,” diye geçirdi içinden. Belki buradan sağ çıkmak nasip olmazdı. Tekrardan doğrulmaya çalışırken kaburga kemiklerinin kalbine batışını hissederek acı içinde yığıldı:

Ah, ah!

Sesten ürken kuşlar havalandı. Ufukta güneş, meşe ağacı ve Cemal.

***

İrkilerek uyandı Nesrin. Üstü açık dalmıştı koltukta. Güneşin doğuşuyla aydınlanmaya başlamıştı salon. Saate bakarken Cemal’in daha gelmediğini fark etti.

Ah! Bu oğlan öldürecek beni,” diye düşündü. Kalbinde bir sıkıntı vardı. Ellerini kalbinin üstüne koydu, bir süre gözlerini kapatarak. Dilinde Allah’a yakarı; kalbine ferahlık için.

Babasız büyütmüştü Cemal’i. Hep babasızlıktan savrulmuştu oradan oraya, mahalledeki arkadaşları sayesinde. Çoğu kez onlarla iletişimini kesmesini istemiş ama dinletememişti.

Ali yaşasaydı değişir miydi, bilemezdi elbette. Kendisine merhameti olmamıştı kocasının da. Belki evladına iyi babalık yapar, çeker alırdı o bataktan.

İyi bağlama çalardı Ali. İnsanın yüreğini titretirdi sesi, “Gül tükendi, ben tükendim,” derken. Merhamet yuva kurar sanırdınız yüreğinde ama nafile. Bağlamayı kılıfına koyup asınca duvara, dönerdi eski hâline. Kamyonun altında kalmıştı bir gece yarısı. Azrail kurtarmıştı kendisini. Peki ya Cemal’i?

Bir katili katil yapan neydi? Aksiyon alarak birini öldürmesi mi, yoksa düşünmesi bile yeterli miydi? Sevinmişti kocası ölünce. Katil sayılır mıydı acaba? Ama oğlu… Her seferinde Cemal’in babasızlığından dem vururdu. Üzülürdü onun için. Babası kendisini okutsaydı hiç böyle olur muydu? Öğretmen gelip “öğretmen olur bu kız,” demişti.

Ele mi bakacak?” demişti babası.

Belki daha farklı bir kader, farklı bir eş, farklı bir Cemal.

El de bakmamıştı kendisine, şimdi de elin çamaşırlarını yıkıyordu boğaza girecek üç beş lokma için. “Geçmiş geçmişte kaldı,” denir ya. Yalandır o. Yalancının, sahtekârın, kalp kıranın kendi yaptığını örtmek için bahanesidir aslında. Geçmiş bir domino taşı misali etkiler sonrasında gelen her dönemi.

***

Öğle güneşi kezzapçasına yakıyordu tenini.

Akbabalara yem olacağım,” diye düşündü. Daha yeni kendine gelebilmişti. Kaburgalarındaki ağrı azalmış gibiydi. Yavaşça yana doğru dönmeye çalıştı. Yarım dönüş yapabildi. Nefes nefese kalmıştı. Sıcaktan göz pınarları kurumuştu. Ağlayamıyordu.

Nerelere düştüm ben,” diye düşündü. “Lanet olsun!

Hiç böyle ummamıştı. Kimse dememişti ölümün kıyısında çaresizce kalacağını. Tecrübe dedi işte; bir ömre bedel. Güldü kendi kendine:

Ah, ahhhh!”

Hâlâ ağrıyordu kaburgası. Annesi aklına geldi. Ne düşünüyordur şimdi? Kaç kere demişti:

Arkadaşlarından uzaklaş. Başın belaya girecek bu gidişle.

Dinlememişti annesini. Hayırsız bir evlattı. Kısa yoldan voliyi vurmak istiyordu. Annesinin kazandığı üç kuruşla nereye kadardı? Kendisini bu bataklıktan kurtaracak olan, paraydı. Elbette bataklık kolunu kapınca bırakmayacaktı ama meteliksiz bir halde bütün vücudunu kapmasından iyiydi. Her şeyin bir bedeli vardı. Kendisi de bedelini ödüyordu. Bunu bilerek çıkmıştı bu yola.

Babasını fazla tanıyamamıştı. Ama anlaşılan, hayırlı biri değildi. Küçükken çok anlayamasa da büyüdükçe anlamıştı. Erken ölmesine sevinirdi. Hayırsızlığına daha fazla maruz kalsa, içindeki nefret tohumları göğe kadar boy verecekti. Hatırlamıyordu. Hiç tanıdık bir ibare yoktu zihninde. Sadece yadigâr altıpatlar kalmıştı geriye. O da şimdi bilmediği bir yerdeydi. Yaşasa da çok bir şey fark etmezdi. Tillahı gelse çıkaramazdı kendisini bu bataktan.

***

Dilden dile söylenen tatlı bir türküdür ölüm; bağlamanın tellerinde tıngırdayan, kadim bir meşe ağacının yapraklarının hışırtısında varlık bulan. Tanıktır meşe ağacı yıllardan beri her türlü duyguya: hüzne, acıya, kırılmışlığa. Şahittir aynı zamanda çağın aydınlığına, aydınlatana. Karanlığı da görür, bilir. Batakta kalanı, çürüyeni, bedel ödeyeni… Acizdir; kurtaramaz kimseyi, dalları göğü delse, kökleri derinlere inse de. Bir zamanlar tapılan olmuştur, medet umulandır haşmetli görüntüsüne kapılınarak. Bundan dolayı bilir aczini ama anlatamaz kimseye. Dallarını eğer yaratıcının yüceliği, var etme gücü karşısında. Gözyaşları süzülür tanıklıklarına dair. Müdahale edemez ama hiçbir şeye. Bundan ötürü daha fazla yıpranır. Yıprandıkça salar köklerini en derine; daha fazla şahit olur. Ancak kıyamettir şahitliğinin sonu.

Cemal’ler, Nesrin’ler, Ali’ler bir yaşamın farklı görüngüleridir. Farklı isimler ve şekillerde benzer şekilde tekrar eder hayat yolculuğu. Tek değişmeyen tanıklığıdır meşe ağacının.

***

Ceset torbasının fermuarını kapatırken “Çok genç,” diye içinden geçirdi polis memuru. Yanındaki komisere dönerek:

Öleli en fazla 11 saat olmuştur. Yani 05:10 civarı. Cenaze aracı da yarım saat içinde gelir.”

Kafasını sallayarak onaylayan komiser, hafif esintide kaçışan ateşle sigarasını yakmaya çalışıyordu. İlk dumanı içine çektikten sonra:

Ortalıkta kanıt var mı bakın, çevreyi iyice tarayın.

Komiserin adımlarından çıkan sesler cenaze marşını andırırken, meşe ağacı da yapraklarıyla son görevini yaparak cesedi toprağa emanet ediyordu.

Yorum bırakın